Ölmek değildir hayatımızın en müşkil işi / Müşkil odur ki ölmeden evvel ölür kişi


"Külli nefsin zâikatü'l-mevt", yani "Her nefis ölümü tadacaktır."

 meâlindeki âyet Kur'ân'da üç sûrede geçmektedir. ( Âl-i İmran, 3/185; Enbiyâ: 21/35; Ankebut, 29/57)

            Bir şehirde, mezarlık önünden geçerken hep aklımıza ölüm gelir, ölen insanlar gelir, kabir taşları gelir. Bunlar bize her şeyden önce ölümü hatırlatırlar. Öyle değil midir?

            Ruh beden evininin misafiri konumundadır. Misafir olduğu ev yıkılan ruh, adeta kendisine başka bir yer bulur, orası da ruhlar alemidir.  Ölüm bir bakış açısıyla doğumdur aslında. Ruh, misafir olduğu mekandan, ayrılıp esas vatanına dönmektedir. Artık baki olan bir hayata başlayacaktır.  Hz. Mevlana'nın ifadesi ile -dirilmek için ölünülmüştür- "Ölmeden önce ölünüz!" (Hz. Mevlana).

            Gerçek diriliş, ancak nefsi duyguların esiri olmaktan vazgeçebilmekle mümkündür. Hazret-i Peygamberimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.) :

"Bütün zevkleri kökünden yok eden ölümü çokça hatırlayınız!" (Tirmizî, Kıyâmet, 26) buyurur.

            Tefekkür-i mevt, ölüm gelmeden önce ölümü hatırlamaktır. Ölümü tefekkür etmek, ölümü hatırdan çıkarmamak insana herşeyden önce dünyanın kendisi için geçici bir uğrak yeri olduğunu hatırlatır. O insan ne yapar, misafir olduğu mekandan , esas vatanına gideceği için, kendisine sılada lazım olacak şeylerin peşine koşar, boş heva ve heveslerin isteğine kapılmaz. Ölüm halini düşünmekten uzak olan bir insan ölümü unutur bütün emellerini dünyaya bağlar. O misafir olduğu evden hiç ayrılmayacakmış gibi dünya ve dünyalıklar, boş heva ve hevesten kendini alamaz. Ölmeden evvel ölümü tadın, ölmeden evvel ölün, düsturunu kendisine ilke edinen insan ise; hep hayatının merkezine ahreti oturtur. Masiva, boş heve ve hevesle zamanını geçirmez; esas vatanına hazırlık yapar.

            İnsanın, bitmek-tükenmek bilmeyen dünyalık hedefleri, ümitleri kabirle beraber son bulur.  Kabristanlar, bu hayattan göç eden, hayatlarını tüketmiş ana-baba, çoluk-çocuk, sevgili, hısım, akraba, dost ve arkadaşlarla doludur. Eğer görmesini bilirsek, sessizliğe bürünmüş bir mezar taşı, kendi lisanı ile konuşan bir nasihatçi gibidir.

            İnsanoğlu, misafir olarak bulunduğu bu dünyada kendini aldatır. Sık sık cenâze sahnelerini seyrettiği hâlde, ölümü hep kendinden uzakta görür, sanki o çok iyi bildiği ölümün kendisine ırak olduğunu düşünür. Aslında insan, rûhuna cesed giydirilerek bir kapıdan dünyaya dâhil edildiğinde, yani doğduğunda artık bir ölüm yolculuğuna başlamıştır. Ölüm vakti geldiğinde ruh, bedenden ayrılır.  Âhiret kapısı olan kabirde, doğumla başladığı yolculuktan çok daha  büyük bir yolculuğa uğurlanır.

            Bu yolculuğa çıkmadan önce, ölüme hazırlanmak, gayret edilmesi gereken bir haslettir. Böylece, "Ölmeden önce ölünüz." sırrı tahakkuk eder ve insan, kendi nefsi hâkimiyeti yerine Allâh'a muhabbet ve itaati kalbinde iktidar etmiş olur.

            Ashâb-ı kirâmdan biri vefât etmişti. Arkadaşları, ondan övgüyle bahsettiler ve ibâdetinin çok olduğunu söylediler.

Rasûlullâh (s.a.v.) sessizce onları dinliyordu. Onlar sözlerini bitirince, Peygamberimiz (s.a.v.) :

"– Bahsettiğiniz kimse, ölümü çokça anar mıydı?" diye sordu.

Onlar da "hayır" dediler.

"– Peki, nefsinin lüzumsuz ve aşırı isteklerinden çoğu zaman vazgeçebiliyor muydu?"

Ashâb-ı kirâm:

"– Hayır, yâ Rasûlallâh!" diye karşılık verdiler.

Bunun üzerine Allâh Rasûlü (s.a.v.) :

"– Arkadaşınız, bahsettiğiniz kadar değilmiş." buyurdu. (Heysemî, Mecmau'z-Zevâid, X, 308-9)

            Demek ki, yaptığımız ibadetlerde dahi, ihlası yakalamanın yolu ölümü sıkça hatırlamaktan geçmekte. Tasavvufta müridin günlük virdinin ölüm anını ve sonrasını tefekkür etmekle –tefekkür-ü mevt- başlaması bundan olsa gerek.

            Yaptığımız ibadet ve taatler, ruhumuza gıda şekline gelmeli ki; o ibadet ve taatler bizleri günahlardan sakındırsın. Ahlakımız ve ruhumuz terbiye edilebilsin. Ahlak ve ruh terbiye edildikçe tüm işlenen ameller ruha gıda haline gelir. Sonuçta, o ruhda, kibir, riya, zulüm, hased, kin vb. kötü davranışlar ortadan kalkarak, yerini adalet alır, alçak gönüllülük alır. Ölmeden önce ölmenin zevkine o zaman varılır. Artık nefis kötü huylarını yitirmiş, yani ölmüştür. E, o zaman n'olmuştur? Ruh kendi öz benliğini bulmuştur.

            Ne mutlu ölmeden önce ölebilenlere, ne mutlu ölüm anını Şeb-i Aruz yapabilenlere.

 Not: Bu vesile ile 23 Kasım'da Ebedi istirahatgahına uğurladığımız, ben de çok farklı yeri olan Sevgili Amcam Muzaffer Kepekçi için sizlerden birer Fatiha istirham ediyorum. Allah(c.c.) onu Peygamberimiz (s.a.v.)'e komşu etsin.

Amin.

 

Dr. Ali Bestami Kepekçi /26.11.12