İçimizde Kalsın!


Elimden geldiğince her akşam ana haber bültenini seyretmeye çalışırım. Bakarım, falanca işsiz kalmış, ekonomik sıkıntıdan dolayı ya da özel sorunlardan dolayı intihar etmiş- cinnet geçirmiş, filanca iş kazası geçirmiş, ülke ekonomisi çökmüş, eğitim sistemi bitmiş, dolar fırlamış çıkmış, ışid teröristleri almış başını gitmiş… Bir sürü acı haberler boy gösterir olmuş!

Haberleri seyrederken yerimde duramam bir öfke sarar beni. Bir de haber programları sonrası her şeyin güllük gülistanlık olduğu o dizi filmlerini görünce, yerimde duramayıp, otururum bilgisayarın başına. Yazdıkça yazarım, söyledikçe söylerim. Ama öyle şeyler söylerim ki, sonrasında “amaaan!” deyip, basarım backspace tuşuna.

Kimse bilmez ne yazdığımı, ne söylediğimi. Bilinmesin de zaten!

Ama yediremiyorum bazı şeyleri. Sormadan edemiyoruz; “ne olacak bu insanların hali?”

Yahu benim insanım karnını doyurmak için girdiği işte, hayatını kaybediyor! Arkasında çoluğunu- çocuğunu evsiz barksız, gözü yaşlı bir şekilde bırakıyor. Birileri de çıkıyor, dalga geçer gibi, buna kader diyor. Gel de sessiz kal! Ne kaderi ya! Kader benim annemi-babamı, doğduğum coğrafyayı ya da başıma gelecek bazı büyük olayları seçemememdir. Sefalet içinde yaşamak kader olsaydı, fitre ve zekât diye bir anlayış olur muydu? O zaman, kimse kimseye yardım etmesin, Allah kimilerini fakir, kimilerini zengin yaratmış düşüncesiyle, Takdir-i iradeye karışmayalım derdik.

Bu düşünceyi savunan insanların yaydıkları anlayıştır “ ayağını yorganına göre uzat” hipnozu!

Nasıl bir yorgan anlayışıdır bu, anlamadım ki? Adam 1.80, yorganı 50 cm; adam 1.20, yorganı 2 metre.

Bu yorganları, bu insanlara, kim, neye göre dağıtıyor?

Neymiş efendim sabretmeliymiş, sabrın sonu selametmiş! Hadi oradan!

Sizin uyguladığınız bu adaletsizliğe sabır göstermek, daha doğrusu sessiz kalmak kadar, büyük bir zillet olamaz!

Somadaki yetim kalan çocuklar neye sabredecek? Neyi bekleyecek? Babasının gelmesini mi?

Öldü işte babaları, onların sabrı sonuçlandı, istedikleri kadar beklesinler, babaları dirilecek mi?

Şunu iyi anlamak lazım, sabır en büyük mücadeledir. Bazı şeylere karşı, kaderim deyip, suskun bir şekilde sabrettiğimizi sanarak, aslında işin en kolay kısmına kaçıyoruz. Son nefesimize kadar mücadele bizim misyonumuz olmalıdır. Eğer sabır, sadece bir bekleyiş ve suskunluk olsaydı, Hz. Hüseyin kerbela da öleceğini bile bile savaşır mıydı?  Bu gün, burada ölmek benim kaderim diyerek, mücadele etmezdi. Ama O ne yaptı? Kanının son damlasına kadar hakkı-doğruyu savundu.

Zaten bize emredilende bu değil mi? “ Emrolunduğun gibi dosdoğru ol!”(Hud Suresi, 112. Ayet )

Yani her yerde ve her şartta doğruyu savun, hakk’ı temsil et.

Bu gün unutulmamalıdır ki;

-Işid teröristlerinin, Müslüman halka karşı yaptığı bu katliama ve zulme seyirci kalmak, bu emre uymamaktır.

-Asgari ücretle geçinmeye çalışan, sefalet içinde yaşayanların hakkını savunmak için, para babalarına sen yanlış yapıyorsun demek yerine, çıkar sağlamak ümidiyle ve menfaatine gelecek bir zarardan korkuttuğun için suskun kalmak, bu emre uymamaktır!

-sen şuncusun, sen buncusun deyip, milleti ayrıştıranların ekmeğine yağ sürmek bu emre uymamaktır!

Neyse… yine söyleyecek çok şey var ama onlarda içimizde kalsın…

Behiye inekçioğlu