Vitrin Çocuğu


Bir anne ve babanın en kıymetli varlığı şüphesiz ki, evlatlarıdır. Onun tırnağına zarar gelmemesini ister. Özenle büyütür, her şeyden sakınır. Her istediğini temin etmek ister. Başına gelebilecek kazaları kabullenmez, önlem alırcasına çocuğunu bir fanusta büyütmek ister. Peki, bu ne kadar doğru? Gözlemlerime dayanarak söylüyorum ki; çocuklarını mabutlaştıran, bu tür titiz anne ve babaların çocukları daha çok kazaya uğramaktadır. Bırakın çocuğunuz düşsün, canı acısın, bu vesileyle kendi kendine kalkmayı da öğrensin. Bırakın hata yapsın, yanlış yapsın ki; hataların ve yanlışların varlığının farkına varıp, doğruya meyletmeyi meziyet edinsin. Bir çocuk gelişimci olarak, çocukların bilgisayarlaşmış robot gibi yetiştirilmelerini çok yanlış buluyorum. İlerde evladım falanca sıfatta olsun diye, çocuklarınıza küçük yaşta verdiğiniz bilgi yığılması, onların çocukluklarını yaşamasına engel oluyor. Çocuğumla her şeyi konuşarak hallederim deyip, mantıklı bir çocuk yetiştirirken, ondan şefkatinizi uzaklaştırdığınızın farkında değilsiniz. Böylelikle çocuk anne ve baba sevgisinden şüphe duymakta ve sebepsiz yere kırıp dökerek, intikam alıp, öfkesini kusmaktadır. Bir çocuk, en çok anneye ihtiyaç duyar. Onun için aldığınız kıyafetlerin markasını, ya da iyi bir koşul sağlamak için çalıştığınız mesai saatlerinin, onun geleceği için bir fedakârlık olduğunu anlamaz. Çocuk annesini ister, annesini özler. Annesinin kokusu, ona en büyük zenginliktir. Çocuğundan uzak olan ve çocuğuna karşı, kendini suçlu gören aileler, ona daha çok özenmeye başlar. Tırnağına zarar gelmemesini ister. Yüzünün çizilmemesini ister. Çocuğunu vitrin de büyütüp, rüzgârın bile ona değmemesini ister. Aslında bunun altında ki sebep, kendi varlığını çocuğundan esirgediği için, kendini suçlu görmesidir. Çocuklarınız sizden mahrum kalmasın. Onları, kusursuz yetiştirmek adına çocukluğundan ve sizin şefkatinizden uzaklaştırmayın. Yazımın bu kısmında, anasınıfı öğretmeni olan bir arkadaşımın, ifadesini paylaşmak isterim: “Benim çocuğum bana hasret duymasın. Çocuk olsun, çocuk gibi büyüsün. Lüks yerlerde hamburger yiyeceğine, salça ekmek yesin kapı önünde. Düşsün mesela, tek başına kaldığında, kalkması gerektiğini anlasın. Ağlamak yerine, yine düştüm desin, tebessüm ederek. Yüzü çizilsin, dizi kabuk bağlasın, kabuğuyla oynasın mesela. Her şeye sahip olamayacağını bilsin. İstediği cümleyi kursun. İlk konuştuğunda yanında beni görsün. Mesela yaşıyla birlikte öğrensin her şeyi. Herkes gibi olamayacağını bilsin, kendi kuralları olsun. Üstünü istediği kadar kirletsin, burnu aktığında koluna sürsün, yeni giydiği elbisesini sokakta oynarken çamurla kirletsin, evi dağıtsın. Yani benim çocuğum, çocuk olsun, çocukluğuna doysun.” Arkadaşımın bu ifadeleri aslında bir çocuğun doğuştan gelen haklarıdır. Çocukluğunu yaşayamayan bir şahsın, büyüğünce aklına gelip, güleceği anıları olabilir mi? Tebessüm edecekleri, anıları onlardan almaya hiç kimsenin hakkı yok. Behiye Alioğlu