Ne G20, ne kapitalizm işsizliği çözebilir!


7-8 Temmuz'da Almanya’nın ev sahipliğinde gerçekleşecek G20 Zirvesi’nde ana gündem işsizlik olacak.

Dünya Bankası ve Uluslararası Çalışma Örgütü verilerine göre, G20 ülkeleri arasında işsizlik oranının en yüksek olduğu ülkelerin başında yüzde 27.7 ile Güney Afrika yer alıyor.

Malum Güney Afrika altın rezervleri bakımından dünyanın en zengin ülkesi. Bunun yanında halkı açlıktan ölme tehdidi altında kalacak kadar fakir bir ülke.

Mandela’nın kızı, Güney Afrika’nın 1994 senesindeki bağımsızlık ilanından önceki halini şöyle anlatmış:

“Ayrımcı ve ırkçılık üzerine yazılmış kanunlar, yaptıkları haksızlıkların üzerini örtmek için vardı. Biz siyahlar, beyazların gittiği okullara, hastanelere gidemiyor, eğitim ve sağlık ihtiyaçlarımızı karşılayamıyorduk. Ülkede yaşayan siyahlar asla eşit şartlarda yaşayamadı.”

Siyah-beyaz ayrımı, insanları köle yapan zihniyetin kaynak zengini ülkelere sunduğu bahanelerden sadece biri elbette…

Mesela, Afrika’da sömürgecilik faaliyetlerine ilk başlayan ülke Portekiz olmuş, Güney Afrika’da Angola, Doğu Afrika’da Mozambik, Batı Afrika’da Yeşil Burun Adaları’nı ele geçirmiş.

İşsizliğe çözüm bulmak için sömürgeci düşünceyi bırakıp, “önce insan” demek gerekiyor.

İnsanı merkeze alan ve kaynakları paylaştıracak bir yaklaşım ancak işsizliğe çare sunabilir.

G20 ülkeleri gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeleri temsil ediyor.

Bunların biraraya gelmesinden ancak yeni işsizlikler, fakirin daha da fakirleşeceği kemer sıkma projeleri çıkacaktır.

Öyle ki, kapitalist sistem, yüzde 5 düzeyindeki işsizlik oranlarını "doğal işsizlik" olarak görmektedir. Bu sayede emek-arz fazlasının işçi ücretlerinin düşmesine ve imalatın ucuzlamasına neden olacağına inanılır.

Türkiye’de de resmi rakamlara göre, yüzde 11.7 oranında işsizlik var.

Kapitalizmin bizim gibi ülkelere en büyük oyunu, kendi paralarını basmalarına engel olmak.

Kendi parasını basamayan bir devletin aldığı borçlarla bütçeye yeni gider kalemleri yazmasına imkân yoktur.

Merkez bankalarının işlevi de burada ortaya çıkıyor. Devletler para basar ve bastıkları para kadar senyoraj geliri elde ederler.

Türkiye gibi IMF talimatları ile idare edilen ekonomilerde ise merkez bankaları bağımsız hale getirilir.

Gelişmiş ülkeler IMF ve Dünya Bankası kanalı ile gelişmekte olan ülkelerin merkez bankalarına emisyon yasağı getirmekle, devletlerin senyoraj gelirinden mahrum kalmalarına sebep olurlar. Piyasalardaki emisyon açığı "hard currency" ile kapatıldığı için devletlerin gelirini kendilerine transfer etmişlerdir.

Alınan "hard currency" karşılığında döviz merkez bankasının kasasında bulundurulur. Piyasada dolaşan para, kasadaki paranın karşılığıdır.

Hard currency ile gelişmiş ülkeler, merkez bankaları aracılığı ile gelişmekte olan ülke halklarından vergi alırlar.

Yani IMF ve Dünya Bankası talimatları ile bağımsızlaştırılan bir merkez bankası değil, emeğin ve üretimin karşılığını bulacağı paranın basılacağı, senyorajın devreye konacağı bir merkez bankası olmalıdır.

İşsizlik sadece Milli Ekonomi Modeli’nin özelliği olan adil bir gelir dağılımı ve sürekli büyümenin temini ile halledilebilir.

Milli Ekonomi Modeli, insanın sınırlı ihtiyaçlarının sınırsız kaynaklardan karşılanması, ilmi ve ülkelerin gerektiğinde her türlü hizmet ve malı üretebilme gücüne sahip olması, iç ve dış harcamalarının borçlanmadan temin edilebilmesinin adı ve formülüdür. Ve sadece bu formül kapitalizmden ve sosyalizmden ezilen halkların kurtuluşu olacaktır.