Karar hukuki değil siyasidir (Murat Çabas)


Geçtiğimiz hafta, hukuk tarihine büyük bir skandal olarak geçecek, hukuk öğrencilerine "nasıl bir hukukçu olunmamalı"nın örneği olarak derslerde anlatılacak bir dava ve sonucunda alınan vahim bir karar vardı.

Bir ticari alacak-verecek meselesinde alacaklı olan Prof. Dr. Haydar Baş'ın, alacağını hukuk çerçevesinde takip ettiği için suçlu; borçlunun ise, borcunu ödemediği ve de ödememek için her türlü mal kaçırma eyleminde bulunduğu halde suçsuz olarak kabul edildiği garip bir dava…

Hukukun üstünlüğü çiğnenir, davada hukuki bir karar değil de, baskılarla beraber siyasi bir karar alınırsa işte bu tür hukukla hiçbir alakası olmayan kararlar ortaya çıkar.

Adalet, hukuk her yerde lazım ama önce mahkeme salonlarında, adliyelerde lazım… Dava ile ilgili şu önemli hususların altını tekrar çizelim:

Borçlu iş kursun, para ihtiyacını gidersin diye yardımseverliği gereği borç veren, yani kısaca alacaklı olan kişi Prof. Dr. Haydar Baş'tır. Borçlu olan kişi borcunu inkar etmiyor; 11 Nisan 2014 tarihli haciz tutanağında "borcu kabul ediyorum" diyor.

Borcun geri ödenmesiyle alakalı senetler, borçlunun kendi ofisinde ve o dönem kendi resmi avukatı olan Av. Lütfullah Önder'le hazırlanıyor.

Bu senetlerin hazırlanmasında, alacaklı olan Sayın Baş'ın hiçbir müdahalesi yok.

Senetler zorla alınmıyor. Senetler bizzat borçlu tarafından 2 ayrı tarihte kargoyla alacaklı olan Sayın Baş'ın adresine gönderiliyor. Prof. Dr. Baş'ın hiçbir müdahalesi yok, hiçbir azmettirme yok…

Üstelik senetlerin bir kısmı da ödeniyor.

Zaten alacaklı olan Prof. Dr. Baş aleyhinde borçlunun açtığı davadaki asıl iddialar "senetler zorla alındı" ve "yağmacılık" iftiralarıydı; son duruşmada Prof. Dr. Baş bütün bu suçlamalardan beraat alıyor, suçsuz kabul ediliyor.

Yani bunların bir iftira olduğu açığa çıkıyor.

İlk yıllarda mahkemenin Prof. Dr. Baş hakkında verdiği karar, hiçbir suç unsuru bulunmaması ve müştekinin iddia ettiği suçlamalara hiçbir kanıt sunamaması sebebiyle "takipsizlik" oluyor. Bu aşamadan sonra ilk duruşmada bitmesi gereken dava, "büyüklerin de devreye girmesiyle" ucu açık bir baskılama aracına dönüşüyor.

Basit bir alacak verecek davası, siyasi baskıların da devreye girmesiyle 5 yıllık bir mahkeme sürecine dönüşüyor.

 

Mahkeme süreci devam ederken, tamamen haklı olan, alacaklı olan Prof. Dr. Baş, sanki suçluymuş muamelesi görüyor, yurt dışı yasağı getiriliyor.

Hukukta "masumiyet karinesi" vardır. Yani bir kişinin suç işlediği iddia ediliyorsa, iddia sahibi bunun ispatlarını ortaya koyana kadar o kişi masum kabul edilir.

Borçlu olan şahıs, Prof. Dr. Baş aleyhinde hiçbir delil ortaya koyamadığı gibi, mahkemeye şahit olarak getirdiği 2 tanık da Prof. Dr. Baş'ın suçsuz olduğunu, iddiaların bir iftira olduğunu açıkça ifade ediyor.

Bu dava ile ilgili 15 duruşma gerçekleşiyor.

Son 3 duruşma hariç, her duruşmada mahkeme heyeti değiştiriliyor. Her değişen mahkeme heyetinden, alacaklı, suçsuz, haklı ve mağdur olan Prof. Dr. Baş aleyhinde karar vermesi isteniyor ama heyetteki hâkimler böyle bir hukuksuz karara hukuki gelecekleri açısından imza atmayı reddediyorlar.

Bu süreçte, borçlu olan şahsın resmi avukatı, 15 milyon dolar gibi bir rakamı alacaklı olan Prof. Dr. Baş'tan davayı bitirmek için talep ediyor ve mahkeme heyeti önünde de bunu itiraf ediyor. Bu büyük bir suç olmasına rağmen borçlu ve avukatı bundan hüküm yemiyor.

Son duruşmanın 3 hâkiminden 1'i duruşmaya gelmiyor, yerine davaya ilk defa şahit olan bir bayan hâkim katılıyor. Ve bilmediği, duymadığı, okumadığı bir dava hakkında oy kullanıyor. Yıllarca süren dava, işte bu hâkimin oyuyla Sayın Baş'a alakasız bir konuda ceza verilmesiyle sonuçlanıyor.

Şikâyetçinin ileri sürmediği, şikâyet etmediği bir konuda cezalandırmaya gidiliyor.

Hukuki değil, keyfi, yani siyasi bir hüküm veriliyor. Başta da ifade ettiğimiz gibi Sayın Baş, müştekinin iddia ettiği asıl suçlamaların tamamından beraat ediyor.

Bu da açıkça gösteriyor ki, Prof. Dr. Baş hakkındaki hukuki olan asıl karar beraattir, şikâyetçinin bile şikâyet etmediği bir konuda hüküm verilmesi ise tamamıyla siyasidir, kararın talimatla verildiğini göstermektedir, hukukla, adaletle hiçbir alakası yoktur.

Son duruşmada, Sayın Baş'ın cezalandırılmasına red oyu veren hâkimin mahkeme tutanağına düştüğü muhalefet şerhi zaten bu gerçekleri ortaya koyuyor:

"Dosya kapsamı ile toplanan deliller ile Lütfullah Önder ve Haydar Baş'ın mahkûmiyetlerine 'yeter, kesin ve net bir şekilde' ispatlanamadığı, bu haliyle Lütfullah Önder ve Haydar Baş'ın üzerlerine atılı 'Açığa atılan imzanın kötüye kullanılması' suçunu işlediklerine yönelik mahkûmiyetlerine 'yeter, kesin ve inandırıcı' delil bulunmadığından Lütfullah Önder ve Haydar Baş'ın beraatlarına karar verilmesi kanaatinde olduğumdan mahkûmiyet yönündeki sayın çoğunluğun kararlarına katılmıyorum."

Şu anda dava istinaf süresinde, yani üst mahkemede… Hiçbir siyasi karar uzun ömürlü olmamıştır ve mutlaka sahiplerini dönüp vurmuştur.

Prof. Dr. Haydar Baş'ın da ifade ettiği gibi, "Adaletin tecelli edeceğine inanıyoruz."

Murat Çabas

Yeni Mesaj Gazetesi