Reklam
  • Reklam
BOSTAN'DAN GÜLLER
Reklam
Ahmet Benlioğlu

Ahmet Benlioğlu

BOSTAN'DAN GÜLLER

08 Kasım 2017 - 09:17

Uzun bir zamandan beri, merdiven altında duran eski kitaplarımı yeniden toparladım. Onları sildim, evde asıl yerlerine, kitaplığa yerleştirdim. İçlerinden bir kısmını çok sevmiştim; hani olur ya bazen, “yıllardır görmediğimiz, unuttum sandığımız eski bir dostumuzu, gördüğümüz zaman, bir kısım derin duygulara kapılırı; bazen eski bir resim çıkar karşımıza da bizi alır götürür çok uzaklara.” İşte o, kitaplar içinde karşıma bana bu tür duyguları hissettiren bir kitap daha doğrusu iki kitap çıktı. Aldım o eski dostu, başucu kitabım yaptım.

Bir zamanlar hemen hemen bütün medreselerde okutulan hatta birçok hocanın öğrencilerine ezberlemelerini tavsiye ettiği Şirazlı Sadi’nin “Bostan ve Gülistan’ından” bahsediyorum.

Kitaba geçmeden önce kısaca Şeyh Sadi Şirazi’den bahsetmek istiyorum.

Şeyh Sadi 1210 yılında Şiraz’da (İran’da bir şehir) doğdu küçük yaşta yetim kaldı, dedesinin nezaretinde büyüdü, yedi yaşlarında hafız oldu ve iyi bir eğitim aldı. Hemen hemen bütün İslam beldelerini gezdikten ve birçok eser yazıp, yüzlerce talebe yetiştirdikten sonra, yine doğduğu topraklarda 1291’de vefat etti. Şirazi büyük mutasavvıf Abdülkadir  GEYLANİ’nin halifelerinden birince yetiştirilmiş manevi icazet yönü de olan bir şahsiyettir. Bu bakımdan onun eserlerinde insanın iki dünya da nasıl mutlu olacağına dair kıssadan hisse hikâyeleri “darül meselleri” görmek pek mümkündür. Şimdi gül kokulu kıssadan payımızı alalım.

Hz. İbrahim’in (a.s) sofrasını herkes bilir o büyük peygamber sofrasına bir misafir almadan yemek yemezmiş ne var ki bir gün kapısı çalınıp da misafiri gelmemiş mübarek o gün hiç yemek yememiş. Kendi kendine söz vermiş misafir gelmeden ben de yemek yemeyeceğim demiş. Arka arkaya birkaç gün geçmişi fakat büyük peygamberin kapısı çalınıp da misafiri gelmemiş, o da yanamayıp atmış kendini dağa taşa, dere tepe bir yolcu aramış misafir etmek karnını doyurmak için. Uzun bir süre etrafta dolaştıktan sonra düzlük bir alanda aksakallı bir ihtiyar görmüş. İhtiyarı minnet rica evine getirmiş. Hizmetçisine hemen güzel sofra hazırlayın demiş ve elinden geldiği kadar yaşlı adamı rahat ettirmeye çalışmış. Yemek saati gelince beraber sofraya geçmişler. Ne var ki ihtiyar adam sofrada besleme getirmeden yemeğe geçmiş. İbrahim peygamber unuttuğunu sanarak hatırlatmak için kendisi seslice besmele getirmiş fakat ihtiyar hiç oralı olmadan yemeğe devam etmiş. Dayanamamış koca peygamber ve sormuş, “neden besmele getirmiyorsun” demiş. İhtiyar,” benim bir Mecusi hocam vardı, o bana böyle bir şey öğretmedi, ben ondan görmediğim hiçbir şeyi yapmam.” demiş. İbrahim peygamber anlamış ki bu adam ateşe tapan bir putperesttir, derhal ihtiyarı sofradan, daha karnını doyurmadan kovmuş. İhtiyar evden çıkar çıkmaz vahiy meleği Cebrail (a.s) gelmiş. Ya İbrahim rabbin sana çok kırıldı ve kızdı. Dedi ki; “ben tam yüz yıldır o adama rızkını bana kulluk etmediği halde her gün veriyorum, İbrahim’e ne oluyor ki, benim rızık vermekten geri durmadığımı sofrasından kovuyor. Onun putperest olmasından, onun taptığından İbrahim’e ne.” Hz. İbrahim, bu ilahi ikazı alır almaz doğruca gider o ihtiyarı bulur yalvar yakar evine getirmek ister. Adam az önce beni kovan sen değil miydin? Şimdi ne oldu da beni tekrar çağırıyorsun diye sorar. Hz. İbrahim olan biteni anlatır. Bu durum karşısında şaşıran ihtiyar benim gibi işe yaramaz bir ihtiyarı düşünen bir ilaha ben de ibadet etmek isterim deyip Hz. İbrahim’in dinine girer ve Müslüman olur.

Bu yazı 137 defa okunmuştur .

YORUMLAR

  • 0 Yorum
Henüz Yorum Eklenmemiştir.İlk yorum yapan siz olun..

Son Yazılar