EKMEK BUĞUSU
Reklam
Ahmet Benlioğlu

Ahmet Benlioğlu

EKMEK BUĞUSU

04 Ekim 2018 - 10:16

Sabah dünün yorgunluğu ve ağzımda geceden kalma acı ve tiksindirici tütün tadıyla uyandım pek de uyumuş sayılamayacak uykumdan.

Hiçbir şey yemeden tüfeğimi, teçhizatımı ve biraz da su alarak yanıma bölüğün bir, bir buçuk kilometre uzağındaki nöbet yerime vardım. Kaç nöbetindeydim tam olarak hatırlayamıyorum ama erkendi hem de çok erken. Bugün yalnızdım; hasretlerim, özlemlerim ve hayallerim ile nöbetimi tutmaya başladım. Gün ağarıyor etraf canlanıyordu. Önce arsız serçeler uyandı benden hemen sonra, ardından sürüler çıktı köyden yaylıma. Derken çocukların seslerine bölüğün içtima sesi karıştı.

Ve kadınlar… Çilekeş kadınlar; ahır süpüren, süpürdüğü dışkıları el arabasıyla evin yakınlarındaki tarlaya taşıyan kadınlar. Tahminen otuz yaşlarında uzun boylu, tavır ve hareketlerinden güçlü olduğu anlaşılan, genç bir kadın ilişti gözüme az ötede. Hemen nöbet kulübemin yüz metre kadar uzağında. Kadın, tel örgülerin hemen ardında bulunan, kerpiç huni biçimindeki tandırı etraftan topladığı çalı çırpı ile yakıp, köyün dışında ama benim nöbet yerime yakın evine girdi. Az sonra koca bir leğen hamur başında çıkageldi. Önce hamurları yumak kesti, sonra tek tek elleriyle inceltip, kalınca bir bez üzerine gerip tandıra vurdu. Bir dakika geçmeden odun kokusuna karışan taze ekmeğin kokusu içimi yakan özlemle beraber karışıp, önce burnumu sonra canımı yaktı.

Ah dedim! Keşke isteyebilsem acaba seslensem mi diye düşündüm. Fakat konuşamazdım, yasaktı. Konuşsam da birkaç kelimeden başka pek bir şey anlamazdım. Neyse dedim boş ver işine bak, hoş işim yoktu, yani etrafı gözlemek asli görevimdi. Kadın ekmekleri çıkardıkça tandırdan yayılan koku daha da çok kaplıyordu içimi, dışımı… Çok geçmedi aradan ki kadının yanına bir kız çocuğu geldi.   Kadın, elindeki sıcacık ekmeği küçük kıza verdi. Hâl dilinden ve söylediği cümlede kulağıma ilişen “asker” kelimesinden anladım ki ekmek bana geliyordu. Evet, öyle oldu, küçük kız tel örgülerin yanına vardı ve asker ağabey, asker ağabey… Diyerek beni sesledi. Elimle sus işareti yapıp, nöbet kulübemden eğilerek bir yandan da etrafı kolaçan ederek ve korkarak tel örgülerin yanına vardım. Sarı-siyah saçarlarının uçundaki kırmızı kurdelesi tifsimiş, belli ki yeni alınmış mavi lastik ayakkabısı çamur olmuş, gözleri ışıl ışıl on yaşlarında bir kız çocuğu ekmeği verdi ve seke seke annesinin yanına vardı. Ben de hızlı adımlarla nöbet yerime geçtim.

Allah’ım bu nasıl bir şeydi! Ekmeğin kokusu tadı umurumda değildi. Ağlıyordum hem de ne ağlama, ekmeği öptüm başıma koydum, sonra göğsüme bastırdım, diz çöküp, ağlayarak yedim, sanki bir lokma oldu mübarek. Belki inanmazsınız lâkin gerisi var. Kadına başım ile selam verip, ellerim ile dua işareti yaptım. O da bana başı ile selam verdi. Birbirini hiç tanımayan ve belki de aynı dili konuşamayan iki insanın anlaşması bilmem daha başka nasıl olabilir. İçimden bir an bir daha bu ekmeği nerede bulacağım elime geçmez derken inanın aynı sahne bir kez daha tekrarlandı. İkinci ekmeği de aynı şekilde yedim. Bu defa nasıl ağladığımı, neler hissettiğimi inanın size tarif edemem. Biraz bekledim zehirlidir ekmek belki ölürüm diye, nitekim bize öyle derlerdi (!)

Neyse ben hâlâ o Kürt kadının “ananın” bana o ikramını, ekmeğin insanın içine işleyen kokusunu ve tadını unutamadım; ömrümün sonuna kadar da unutmayacağım. Her zaman dualarımda yer bulan ve bulacak olan o kadına bir gün ulaşmak ve ona her dilde teşekkür etmek, hayattaki emellerimden biridir. Selam olsun milliyetine değil özüne, diline değil hâline bakıp da insanı insan gibi görenlere.

10.2009 Kavaközü Köyü, Silopi, Şırnak

Bu yazı 1233 defa okunmuştur .

YORUMLAR

  • 0 Yorum
Henüz Yorum Eklenmemiştir.İlk yorum yapan siz olun..

Son Yazılar