Reklam
  • Reklam
"Hoş geldin Atatürk"
Reklam
Dr. Ahmet H. Kepekçi

Dr. Ahmet H. Kepekçi

"Hoş geldin Atatürk"

07 Aralık 2017 - 09:21

Atatürk bugüne kadar toplumumuza dinsiz olarak tanıtıldı.Bu birlik beraberliğimizi bozarken insanımızın içinde de bir ukde olarak kaldı. Prof. Dr. Haydar Baş hocamızın kaleme aldığı “Hoş geldin Atatürk” eseri bir hakkın teslimi anlamına gelmektedir. Toplumdaki rahatlamayı hep birlikte görüyoruz. Atatürk tanıdıkça toplumdaki gerilimin nasıl ortadan kalktığını hep birlikte yaşıyoruz.

Sn. Haydar Baş hocamızın tespitleri, eserleri ve çalışmaları ile toplumun sırtından kalkan kamburlara bir bir şahit oluyoruz.

“Hoş geldin Atatürk” kitabını okuduğumuzda Atatürk, hayatı boyunca Allah lafzını Kuranı ve duayı eksik etmeyen bir lider olduğunu anlıyoruz. Bu eserden alıntılarla Mustafa Kemal Atatürk’ün dini kimliğini öğrenmek hususunda eserin nasıl bir tarihi boşluğu doldurduğunu görelim.

Mustafa Kemal için özel hafızının olması bir kıvanç vesilesidir.

İran Şahı Pehlevi'nin ziyaretinde bunu görürüz "İran Şahı Pehlevi, 16. Haziran. 1934 tarihinde Atamızı ziyarete gelmişlerdi. İki kardeş milletin devlet reisleri birbirlerini çok sevmişlerdi. Aralarında resmî protokolün haricinde, kardeşçesine bir samimiyet havası esiyordu.

Gazi, Şah şerefine Beylerbeyi Sarayında bir ziyafet tertip etti. İki yüz kişilik davetli arasında hafız Kemal Gürses de vardır.Bir yanda Riyaset-i Cumhur orkestra heyeti çalıyordu.

Atatürk Şehinşah Hazretleri ile salonun yüksek bir locasında oturuyorlardı. Bir aralık seryaver vasıtasıyla beni huzurlarına çağırdılar. Şah hazretlerine, 'Benim hafızımdır' diye takdim ettiler

Atatürk hafız Kemal beye 'Şah hazretlerine Kerbela şehadetine ait bir mersiye okuyunuz' derler.Emirleri üzerine mersiyeyi Isfahan makamından okur.

 

“Kurretü'l-ayni habib-i kibriyasın ya Hüseyin

Nur-u çeşm-i şah-ı merdan Mürtezasın ya Hüseyin

Hem ciğer pare-i Zehra Fâtıma hayrünnisa

Ehl-i Beyt-i mücteba âl-i abasın ya Hüseyin

Sana gülle dokunan mü'min eder mi mağfiret

Gonca-i gülşen sarayı Mustafa'sın ya Hüseyin

Ehl-İ mahşer dest-i Hayder'den içerken Kevser'i

Sen susuzlukla şehid-i Kerbela'sın ya Hüseyin.”

 

Hafız Beyitleri okurken Şah hazretleri dinî bir vecd içinde sağ elini göğsüne koymuş olduğu halde dinliyordu. Gözlerinin yaşardığına da şahit oldum. Mersiye bitince Atatürk, şaha 'Nasıl efendim?' diye sordular. 'Güzel okuyor mu benim hafızım?' Pehlevi hazretleri kendilerine has o Azeri şivesiyle, 'Hub hub. Teşekkür ederim ' diye mukabelede bulundular. Sonra Atatürk misafirine dönerek, 'Bir de bizim Türkçe Mevlid'imiz vardır. Dinlemek arzu eder misiniz?' dediler. Şah'ın gösterdiği arzu üzerine Mi'rac Bahri'ni bilhassa ısfahan makamından okudum:

 

“Söyleşirken Cebrail İle kelam

Geldi Refref önüne verdi selam. …”

 

Mi'rac Bahri bitince, Şah mevlüdden çok hoşlanır ve hafızı Atatürk'ün müsaadesiyle İran'a davet eder.

 

 

 

Abdülkerim Paşa 'ya yazdığı bir mektupta, Fetih Sûresinin 10. ayetini kullanmıştır:

... En güzel ve yakın olan Hüda emrinin tecellisi ile bedbaht ve mazlum asil milletimizin kurtuluş ve selamete mazhar olmasını derya-yı rahmet-i izzetten yalvararak bekleriz.

(... ) Azizim! 'Yedullahi fevka eydihim/AIIah'ın eli her elden üstündür'  fakat bununla beraber müşkülatı ve meseleleri halle girişenlerin kararlaştırılmış bir hedefi olmak gerekir.

Millet İlahi azamete ve hilafet penahinin hakiki emellerine dayanarak ve sığınarak maksadına ulaşacak ve taleplerini temin eyleyecekti).

Yine Cemal Sait'in Kur'an-ı Kerim tercümesini okurken Bakara süresinin şu ayetlerini işaretlemiştir:

11- Onlara yeryüzünde fesat çıkarmayın denildiği zaman, 'hayır biz ıslah ediyoruz' derler.

12- Bozgunculuk yaparlar fakat anlamazlar.

13- Kendilerine, herkes gibi iman ediniz denildiği zaman 'biz aptallar gibi mi inanacağız' derler. Hâlbuki kendileri aptaldır ve fakat bilmezler.

Atatürk, önemli görerek bu ayetlerin altını boydan boya çizmiştir.

Dinsiz iftirasına uğrayan Atatürk'ün anılarında Kur'an-ı Kerim'den süreler okuttuğu ve tefsirini bilmeyenlere kendi açıkladığı pek çok örnek vardır.

 

 

Eylül 1924'te Trabzon'a ilk ziyaretlerinde, din öğretmenlerinin yetersizliği hakkında tespitlerde bulunduktan sonra, Türkçe meal konusuna ağırlık vermiştir:

"İlk olarak öğretmenler odasına giden Mustafa Kemal, orada bulunan bütün öğretmenlerle birer birer tanışıp bir süre sohbet ettikten sonra sorular sormaya başlıyordu.

Sıra din dersi öğretmeni Ahmet Hamdi Efendi'ye gelmişti. Ondan da, 'Ve't-tini ve'z-zeytun' ayetinin açıklamasını yapmasını istemiş, öğretmenin soruyu cevaplamak için yarım saat süre

istemesi üzerine, 'Kaç yıldan beri öğretmenlik yapıyorsunuz?' diye sormuştu.

Öğretmenin, 'On beş yıldan beri' diye cevap vermesi üzerine, onbeş yıldan beri bu ayetin açıklamasını okumadınız mı?' diye soran Mustafa Kemal'e öğretmen, 'Kendisine haksızlık yapıldığını ve öğretim Yönteminden dolayı Rize iline atandığını anlatarak mazeret beyan ediyor.

Atatürk Trabzon Lisesi'nde din dersi öğretmenine sorduğu ayet açıklamasına gerekli yanıtı alamadığını, bu durumun genç kuşakların eğitimi açısından önemli bir olumsuzluk olduğunu,

bu eksikliğin süratle giderilerek anlaşılabilir bir Türkçe ile eğitim yapılması gerektiğini Trabzon gezisi dönüşü uğradığı Samsun'da istiklal Ticaret Lisesi'nde yaptığı konuşmada açıklamıştır.

Kılıç Ali anlatıyor:

Soğuk bir kış günü Cuma namazı için hazırlık yaptıktan sonra biraz erken Üç Şerefeli Cami'ye gittim. Cami avlusu Cuma namazı için hareketlenmiş, cemaat camiye girmeye başlamıştı.

İçimden camiye girip Kur'an okumak arzusu uyandı.

Doğruca müezzin mahfilinde yer almış bulunan müezzinlere yaklaşarak hafız olduğumu ve Kur'an okumak İstediğimi söyleyip izin istedim.

'Bir subay, hem de hafız' diyerek çok sevindiler ve 'Tabii lutfedersiniz, buyurunuz okuyunuz efendim' dediler. Mahfile çıktım, aralarında yer açtılar. Oturdum ve Kur'an

okumaya başladım. Kısa zamanda cami tamamen doldu. Cemaat huşû içinde sessizce beni dinliyordu. Cuma saati geldi, ezan okundu ve ilk sünnet kılındı. Müezzin başı iç ezanı da benim okumamı işaret etti. Bütün vücudumu dini bir heyecan sarmıştı, Namaz bittikten sonra cemaatin büyük ilgi ve sevgi gösterisi arasında kalmışken bir er bana yaklaşarak, 'Efendim, kumandanım sizi İstiyor' deyince, 'Eyvah, resmi elbise ile ezan okuduğum için usule aykırı bir iş yaptık' diye endişe ve korkuya kapıldım.

Maiyeti ile avluda bekleyen kumandana yaklaştım. Bu, Anafartalar'da savaşın akışını değiştiren dahi, efsane kumandan Albay Mustafa Kemal idi. 'Oğlum, terbiye görmüş güzel bir sesin var. Okuduğun ezanı çok beğendim ve duygulandım. Seni tebrik ederim ' deyince biraz rahatladım.

'İsmin?'

'Kemal, efendim. '

"Adaşmışız. Hangi kıtada bulunuyorsun?'

'Efendim, 16. Telgraf Bölüğü'nün hesap memuru olarak tayin

edildim. '

Yaverine, 'İsmini ve kıtasını yaz' dedi.

Sonra bana dönerek, 'Oğlum, Edirne'de kaldığımız süre içinde ben Cuma namazına hangi camiye gidersem sen de o camiye gelecek iç ezanı okuyacaksın' dedi.

'Baş üstüne efendim' diyerek kumandanı selamladım.

Hafta içinde yaveri Ali Rıza Bey beni arayarak Mustafa Kemal 'in Cuma namazı için Selimiye Camii'ne gideceğini ve benim de orada hazır bulunmamı Kur'an ve ezan okumamı, ayrıca durumun cami görevlilerine de bildirildiğini söyledi.

Namaz çıkışı etrafımı saran meraklı, takdir ve hayranlıklarını ifade eden cemaatin arasından yine avluda maiyeti ile beni bekleyen Mustafa Kemal'e selam verdim. Elini uzattı, hemen

öptüm. 'Oğlum, bugün yine bizi yaktın. Gelecek haftaya hangi camiye gidersem, sen de oraya geleceksin' dedi. Ertesi hafta Eski Cami'ye gitmem emredildi. Orada da Kur'an

ve ezan okudum.

Cumhuriyetin ilk Diyanet İşleri Başkanı Rıfat Börekçi'den dealarca dinledik. Börekçi bize şöyle demişti: Ata'nın huzuruna girdiğimde beni ayakta karşılardı. Utanır, ezilir, büzülür, 'Paşam beni mahcub ediyorsunuz' dediğim zaman 'din adamlarına saygı göstermek Müslümanlığın icaplarındandır' buyururlardı.

 

"Atatürk için dinsiz diyenler oldu. Bunu bir moda imiş gibi yayanlar oldu. Onun laik anlayışını dinsiz gibi göstermekte fayda umanlar oldu fakat hakikat hiç de böyle değildi.

"Atatürk, laikti ve yobaz aleyhtarıydı.

 

"Bizim dinimiz en makul ve en tabii bir dindir. Ve ancak bundan dolayıdır ki son din olmuştur” diyor 1923 senesinde; "Atatürk'ün huzurunda bulunan birisi Türklerin millî dininin

Şamanlık olduğunu söyler.

Atatürk buna hiddetlenerek, 'Ahmak! Müslümanlık, Türkün millî dinidir. Müslümanlığı Türkler yaymışlar ve Türkler kendilerine göre en geniş mânâsıyla anlamışlar ve benimsemişlerdir'

demiştir.”

 

"Ey millet! Allah birdir, şanı büyüktür. Allah'ın esenliği, sevgisi ve iyiliği üzerinize olsun. Peygamberimiz Efendimiz Hazretleri, Cenab-ı Hak tarafından insanlara dinî gerçekleri duyurmaya memur ve elçi seçilmiştir.

"Atatürk, Kütahya-Eskişehir savaşlarından sonraki buhranlı günlerde Ankara Tren İstasyonu'ndaki binada kalırken, bir sabah erken kalkmış ve Ali Metin Çavuş'a 'Acele olarak Fevzi Paşa'yı ara bul ve hemen buraya gelmesini söyle' demiştir. Ali Metin Çavuş, Fevzi Paşa'ya ulaştığında Fevzi Paşa da Atatürk'ün yanına gelmek üzere evden çıkmıştı. Fevzi Paşa, Atatürk'ün yanına gelince Atatürk ona bir kâğıt, kalem uzatarak, 'Dün gece gördüğün rüyayı yaz ve bana ver' demiştir. Kendisi de bir kâğıt kalem alıp aynı şekilde dün gece gördüğü rüyayı yazmıştır. Yazma işi bitince paşalar karşılıklı olarak kâğıtları değişmişler ve yazdıkları rüyaları okumuşlardır. Her iki paşa da gülümsemeye başlamıştır. Daha sonra her iki kâğıdı da görüp okuyan Ali Metin Çavuş, kâğıtlarda aynı rüyanın yazılı olduğunu görmüştür.

(Rüya şöyledir): Hz. Muhammed, Hacı Bayram-ı Veli'ye diyor ki: Mustafa'ya söyle korkmasın, sonunda zafer onların olacaktır ”

Atatürk'ün bazı yazılarında veya icraatlerinde dindar gözükenlere karşı takındığı tavır aslında İslam dininin muhafazası içindir. Bu konuda Prof. Dr. Haydar Baş hocamızın Hoş geldin Atatürk eserinden bir iki alıntı daha yapmak istiyorum.

 

Bakınız, 1909 'da, 10 numaralı not defterine, 31 Mart vakası olduğunda, dini alet edenler için Atatürk'ün yazdıklarına bakalım:

 

Sarık saran hafiyelerin din perdesi altındaki icraatları menfaatten başka bir şey değildir. Faziletli din heyeti başımızın tacı, yüceltilmeye ve saygıya değerdir fakat melanet sağlamak,

adi menfaat maksadıyla din kisvesine bürünerek, Hz. Muhammed'in mübarek dinini karalayıp, küçük düşürmekten çekinmeyen birtakım menfaatçiler...

 

Prof. Dr. Haydar Baş hocamız kitabında şu tespite yer vermiştir.

Mustafa Kemal'in hayatı incelendiğinde, gerek gençlik yıllarında, gerek harp döneminde ve sonrasında genç Cumhuriyetle beraber gelişen süreçte dine aykırı bir tek sözü yoktur. İslam dini için söylenmiş övgü dolu sözler O'na aittir:

"Din insanların gıdasıdır. Dinsiz adam boş bir eve benzer. İnsana hüzün verir. Mutlaka bir şeye inanacağız. Bu dinlerin en sonuncusu elbette en mükemmelidir. İslam dini hepsinden üstündür.”

 

Mustafa Kemal, gerçek din âlimleri ile din istismarcılarını, dini siyasete alet eden dincileri ayırmaktadır.

Bu konuda son söz Atatürk’ün olsun.

"Tarihimizi okuyunuz, dinleyiniz... Görürsünüz ki; milleti mahveden, esir eden fenalıklar hep din kisvesi altında, küfür ve melanetten gelmiştir. Onlar her türlü hareketi dinle karıştırırlar.

Halbuki Elhamdülillah hepimiz Müslümanız, hepimiz dindarız.”

Kaynak: Hoş geldin Atatürk

Prof. Dr. Haydar Baş

Bu yazı 107 defa okunmuştur .

YORUMLAR

  • 0 Yorum
Henüz Yorum Eklenmemiştir.İlk yorum yapan siz olun..

Son Yazılar