Coğrafya Kader Midir?

İbn-i Haldun'un meşhur sözüdür: 'Coğrafya kaderdir.'


Coğrafya Kader Midir?

İbni Haldun 14. yüzyılda yaşamış bir düşünürdür ve döneminde bu söz belki yüzde yüz doğruydu ama günümüzde öyle mi? Bu sözle kast edilen şudur: Bulunduğunuz toprakların konumu, komşuları, doğal kaynakları, iklimi, dağlık mı ovalık mı olduğu, akarsular, göller, denizler, yetişen ürünler gibi faktörler ülke olarak gelişmişlik düzeyinizi, diğer devletler nezdinde sözü dinlenir oluşunuzu etkiler. Bu görüşü tarihsel olarak ilk insandan bu yana destekleyen birçok medeniyet de vardır. Ancak günümüzün teknolojik olarak gelişmiş, farklı bir noktaya gelmiş dünyasında bu ne kadar doğru?

 

Atatürk'ün Türkçe'ye çevirttiği, askeri okul müfredatına koydurduğu ve bütün öğrencilerin okumasının zorunlu olmasını istediği bir kitap vardır. Grigory Petrov'un 'Beyaz Zambaklar Ülkesinde' kitabı. Kitap Finlandiya'nın içinde bulunduğu bütün olumsuz şartlara rağmen profesöründen din adamına, doktorundan öğretmenine, çiftçisinden siyasetçisine birlik içinde çalışarak ülkelerini nasıl kalkındırdıklarını anlatır. Bataklıktan oluşan bir ülke iken, o bataklıkları kurutup nasıl tarıma elverişli hale getirdiklerini, uzun ve bitmek bilmez kış gecelerini nasıl kitap okuma seferberliğine dönüştürüp değerlendirdiklerini ve eğitim seviyesini nasıl yükselttiklerini anlatır. Finlandiya bugün de eğitim sıralamasında dünyada ilk üçte yer alan, refah ve huzur seviyesi açısından örnek gösterilen ülkelerden biri. Öyleyse coğrafya kaderdir ama o kader sadece daha avantajlı olanlara göre daha çok çalışmak zorunda olduğunuz anlamına gelir.

 

Yine Japonya'yı düşünelim. Ülke ada şeklinde. Arazi çok dar, tarım yapılacak bir alan neredeyse yok. Yetiştirilebilen doğru dürüst bir ürün yok. Onlar da ne yaptılar? Tamamen teknolojik alanda ilerlemek üzerine kurdular planlarını ve başardılar. Dünyanın teknoloji alanında en önde gelen firmaları oldu Japon şirketleri. Bunun dışında Japonya dünyada en çok ve en şiddetli depremlerin yaşandığı ülkelerin başında geliyor. 7-8 şiddetinde depremler sürekli yaşanıyor. Evet, coğrafya kaderdir. Eğer sizin topraklarınız deprem bölgesinde ise buna engel olma şansınız yoktur. Bu sizin kaderinizdir ama Japonya gibi önlem alarak, uyarı sistemleri geliştirerek, binalarınızı uygun şekilde inşa ederek tek bir vatandaşınızın bile burnu kanamadan bu depremleri atlatabilirsiniz. Demek ki coğrafi kaderi yenmek mümkün.

 

Ülkemize gelince... Türkiye belki de dünyanın en kıymetli konumlarından birine sahip. Üç tarafı denizlerle çevrili, dört mevsimin yaşandığı, yeraltı, yerüstü kaynaklarınca zengin bir ülkeyiz. Bor gibi, torium gibi nadir bulunan madenlere sahibiz, neredeyse yetiştiremediğimiz sebze, meyve yok, topraklarımız verimli. Üç kıtanın birleşim noktasında bulunuyoruz. Tarihsel açıdan da birçok büyük medeniyet bu topraklarda hüküm sürmüş. Hatta Göbeklitepe'deki kazı çalışmalarını yürüten Alman Arkeolog Prof. Klaus Schimidt; Hz. Adem ile Hz. Havva'nın burada yaşadıklarını iddia ediyor. Hz. Nuh'un gemisinin Ağrı Dağ'ına oturduğu kabul ediliyor. Yani birçok dini kutsiyeti de barındıran bir ülkeyiz.

 

Bütün bu sebeplerden dolayı da her zaman üzerimizde hesaplar yapılmış, işgaller olmuş, bizi hep muhtaç duruma düşürmek istemişler ki onların dediklerini yapalım ve bu durum hep böyle devam edecek. İşte bu coğrafyada yaşamaktan dolayı bu bizim kaderimiz. Peki, biz kaderimiz deyip buna teslim mi olmalıyız? Tabii ki hayır! Bizim asıl kaderimizde olan bu kıymetli konumda olmaktan dolayı sürekli ayık ve uyanık olmak zorunda olmamızdır.

 

Peki, biz ne yaptık? Atatürk bu bilince tam anlamıyla sahip tek lider oldu. Kesinlikle borç almadı. Aksine Osmanlı'dan bize miras kalan Duyun-u Umumiye borçlarını bile ödedi. Başlattığı kalkınma hamlesi ile tarım ve hayvancılığı geliştirdi. Sanayileşmeye önem verdi. Eğitime çok önem verdi. Bu bilinçte gençler yetiştirmeyi öncelikli hedef saydı. Kendi uçağımızı, kendi otomobilimizi yapmayı, Türkiye Cumhuriyeti'ni ekonomik ve siyasi olarak güçlü bir devlet yapmak için varını yoğunu ortaya koydu. Tam bağımsızlık şiarıydı. Savaşçı, asker bir devlet başkanı olmasına rağmen ordusunu güçlü tuttu ama hayat düsturu 'Yurtta sulh, cihanda sulh' oldu. Komşularımızla iyi ilişkiler kurdu. İslam ülkeleri birliği kurmayı istiyordu. Bir röportajda 'Milletler Cemiyeti'ne üye olmayı düşünüyor musunuz?' diye sorulduğunda 'Şartları koyarız, kabullerine bağlı. Üye olmak için müracaat etmeyiz. Davet ederlerse düşünürüz.' dedi. Bunun üzerine Milletler Cemiyeti başvuru zorunluluğunu uygulamaktan vazgeçti ve 43 üyenin oybirliği ile Türkiye Cumhuriyeti'nin topluluğa davet edilmesine karar verdi. Bu davet üzerine Türkiye, Milletler Cemiyeti'ne katılmayı kabul etti. (1932) Asla bizi alın diye kapılarına gitmedi. Aksine kendisine yapılan bütün yardım tekliflerini reddetti.

 

Ancak Atatürk döneminden sonra bu dik duruştan yavaş yavaş uzaklaşıldı. Marshall yardımlarından tutun da, dış borçlanma, Avrupa Birliği'ne girme sevdası uğruna verilen tavizler, bu şekilde tarım ve hayvancılığın geldiği nokta, özelleştirmeler, BOP'a verilen destekler, askeri üslerimizin kullandırılmasından, gümrük birliğine, dolar karşılığı para basımına, özelleştirmelere, eğit donat projelerine kadar aleyhimize olan birçok şeyin altına imza atıldı. Gelinen noktada hep biz üzülüyoruz, hep biz mağdur oluyoruz. Milletçe acı çekiyoruz. Ama şunu da belirtelim ki bunun suçlusu kimse değil. Millet olarak biziz, hepimiziz. Yıllar boyu bu yanlışları yapanları seçtik durduk. Onlar yanlış yapmaya devam ettikçe biz seçmeye devam ettik. Şimdi de şikayet ediyoruz.

 

Halbuki bizi yeniden Atatürk çizgisine taşıyacak, ekonomik olarak kalkındıracak, güçlü, sözü geçen bir ülke haline getirecek bir lider vardı yanı başımızda. Bütün bu yanlışlar daha yapılmadan öngörüp de uyaran, uyarmakla kalmayıp çıkış yolunu da gösteren Prof. Dr. Haydar Baş vardı. Dik duruşlu, gerçekten milli, bağımsızlık sevdalısı... Ve biz onu dinlemedik, ona kulak vermedik. Şimdi de ölüyoruz. Depremlerde ölüyoruz, geçinemeyip intihar edip ölüyoruz, şehit olup ölüyoruz.

 

Elbette ki bu yüce vatan için ölürüz. Şehitlerimize Allah'tan rahmet diliyoruz. Şefaatlerini istiyoruz. Ancak bunlar hiç yaşanmayabilirdi. Biz bu coğrafyanın hakimi, en güçlüsü, en sözü geçeni olabilir, komşularımızla barış içinde yaşayıp, onların güvenliğinin de teminatı olabilirdik. Bu kaderi değiştirebilirdik. Ama tercihimizi o yönde kullanmadık. Bu bizim kaderimiz deyip kabullendik ama unutmayalım. Zararın da neresinden dönülse kârdır!

Asude Havuzlu

Yeni Mesaj Gazetesi

(Kilis Postası Haber Merkezi)