MİRAC MUCİZESİ

MİRAC MUCİZESİ

Değerli olurlarımız, yine önemli bir analizle karşınızdayız. Bu analimizin konusu “Mirac Mucizesi” hakkında olacaktır. İnsanlığın iman sınavı olan Mirac, kıyamete kadar da sınav sebebi olarak devam edecektir. Dün kabullenip gaibe imanın lezzetine varan Sıddıkların olduğu, İnkâr edip de küfrün batağına düştüğü kimseler olduğu gibi; bugün de yarın da bu kesimlerin temsilcileri var olacaktır.

13 Nisan 2021 - 12:01

GİRİŞ

Değerli olurlarımız, yine önemli bir analizle karşınızdayız. Bu analimizin konusu “Mirac Mucizesi” hakkında olacaktır.

İnsanlığın iman sınavı olan Mirac, kıyamete kadar da sınav sebebi olarak devam edecektir. Dün kabullenip gaibe imanın lezzetine varan Sıddıkların olduğu, İnkâr edip de küfrün batağına düştüğü kimseler olduğu gibi; bugün de yarın da bu kesimlerin temsilcileri var olacaktır.

Bu çalışmamızın da ilham kaynağını çağın bilgesi Prof. Dr. Haydar Baş hocamızın eserleri oluşturacaktır.

Analizimizde göreceksiniz ve okuyacaksınız ki “Mirac Mucizesi” hakkında fikirlerde ve gönüllerde hiçbir şüpheye yer kalmayacaktır.

Elbette küfründe inat eden, sapkınlığında ısrar edenler istisna olacaktır. 

Umuyorum ki satırlar arasında dolaşırken, bir anda kendinizi Mirac Mucizesinin içinde hissedecek, fikrin Müellifi Prof. Dr. Haydar Baş hocamızın gönül pınarından doya doya kanacak, bu konudaki susuzluğunuz sona erecektir.

Gayret bizden, istek sizden, hidayet Allah’tandır. Vesselam.

MİRAC GECESİ VE FAZİLETLERİ

Recep ayının 27. gecesine rastlayan Mirac hadisesi Müslümanlar için gerçekten önemli bir gecedir. Bu gecede mekândan münezzeh olan Allah (Celle Celaluhu) kulu ve Resulü Muhammed'i kendisinin belirlediği bir mekânda görüşmeye kabul etmiştir.

İsra suresi 1. ayette bu gerçek şöyle haber verilir:

"Bir gece, kendisine ayetlerimizden bir kısmını gösterelim diye (Muhammed) kulunu Mescid-i Harâm'dan, çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksâ'ya götüren Allah noksan sıfatlardan münezzehtir; O, gerçekten işitendir, görendir.”

Mirac hadisesindeki yolculuk iki etaptan oluşmaktadır:

"İsra, gece yürümek, gece yolculuğu yapmak anlamına gelir. Mirac ise yükseğe çıkış aracı demektir."

Bazı aymazlar bu gece hakkında birçok dedikoduya meydan vermişler. Rüyada mı uyanıkken mi gerçekleştiği hakkında şüpheye düşmüşler. Sözde Müslüman bazıları da bu oyuna alet olmuşlardır.

Ancak bu konuda en anlamlı cevabı Prof. Dr. Haydar Baş Rahmeten Li'l-Âlemin eserinde vermiştir:

Gecenin sadece bir bölümünde meydana gelen Mirac mucizesi, Peygamberimiz uyanık bir halde, bedenen ve ruhen gerçekleşmiştir. Ekser ulema bu görüştedir.

Çünkü Resûlullah (s.a.v.), Miracın sabahında Miracı haber verince, müşrikler hemen tekzibe kalkıştılar. Ve birbirlerine koştular. Yeni Müslüman olmuş bazı kimselerin kalbini çeldiler, yoldan çıkmasına sebep oldular. Eğer rüya olmuş olsaydı, yani sadece ruhun Miracı olmuş olsaydı hiç kimsenin itirazına hedef olmazdı. Çünkü rüyada herkes gezebilir ve uyanık iken hafsala-i beşerin (insan aklının) kabul etmeyeceği garibeler seyredebilir. Şu hâlde, Resûlullah'ın Miracı uyanık halde cesediyle beraber vaki olmuştur ki, müşriklerin akılları yetmediğinden itiraz ve inkâra kalkışmışlardır.

Diğer taraftan; eğer Mirac rüya olsaydı, mucize denmezdi. Hazreti Peygamberin diğer Peygamberlere fazileti iki hususta özetlenir. Biri dünyada Mirac ile, diğeri ise ahirette şefaat iledir. Zira nübüvvet, kitap ve şeriat diğer peygamberlere de verilmiştir. Mirac ve şefaat sadece Hazreti Peygambere mahsustur.

Hem; kâfirler, Beytü'l-Mukaddes'ten nişan sordular. Eğer rüyada vaki olsaydı, ondan nişan istemezlerdi. Neticede kâfirler, Miracı inkâr etmişlerdir. Bu tarihi bir vakıadır. Rüyada gördüm deseydi, kimse inkâr etmeye yeltenmezlerdi bile. Zira bunlar, rüyada mümkün olan şeylerdir." (Rahmeten Li'l Âlemin /Prof. Dr. Haydar Baş /1. Baskı/1 cilt/sayfa 307-308) 

Her şeyi akıl süzgecinden geçirmeye çalışanların, aklıyla anlamaya çalışanların, hele de imandan nasibi olmayanların; Allah'ın kudreti sayesinde gerçekleşen mucize mukabilindeki olayları anlayabilmelerini beklemek imkânsızdır.

Allah Resulü Mirac’tan ümmetine hediyelerle döndü. Rabbimizden hediyeler… Dost meclisinde bizden de bahsedildi demek ki! Alemlerin Rabbi biz kullarını Alemlerin Efendisi biz ümmetini hiçbir zaman unutur muydu?

Rabbani hediyelerin başlıcaları şunlardır: "Bakara suresinin son ayetleri / Beş vakit namaz / Muhammed ümmetinden Allah'a hiçbir şeyi ortak koşmayanların bağışlanacağı müjdesi." (Rahmeten Li'l Âlemin /Prof. Dr. Haydar Baş/1. Cilt/ sayfa 298)

Mİ’RAC GECESİ YAPILACAK İBADETLER

"Recep ayının yirmi yedinci gecesine rastlayan mübarek Mirac Gecesinde on iki rekât nafile namaz kılınması iyi görülmüştür. Her rekatında 1 Fatiha ile bir başka sure okuyarak iki rekâtta bir selam vermeli, sonra yüz defa "Süphanallahi velhamdülillahi vela ilahe illallahu vallahu ekber" demeli. Bundan sonra, yüz defa istiğfar ederek yüz defa Salat ve Selam okunmalıdır." (Kur'an ve sünnet ışığında Büyük İslam İlmihali/ Prof. Dr. Haydar Baş / sayfa 804)

Resûlullah bugün ve gece hakkında şu hadisi ile bizleri müjdelemiştir: "Recep ayında bir gün ve bir gece vardır ki her kim o günü oruçla, geceyi dahi namazla geçirir ise, kendisine yüz sene geceleri namaz kılanın gündüzleri dahi namaz kılanın sevabı verilir."

"Bir rivayette belirtildiğine göre İmam Muhammed Cevat (İmam Muhammed et- Taki) Bağdat'ta iken Recep ayının ortasına denk gelen günde ve yirmi yedinci gününde oruç tutmuş. Bütün ailesi ve maiyetindekilerde oruç tutmuştur." (Kur'an ve sünnet ışığında Büyük İslam İlmihali/ Prof. Dr. Haydar Baş /sayfa 805)

Demek ki Mirac orucunun faziletli olanı Miracın ertesi günü olan 27. Günü olmaktadır. (Ehl-i Beyt uygulaması bunu gösteriyor.) Gücü olan öncesinde de oruç tutarsa olur. Ancak asıl olan Miracla alakalı oruç, ertesi gün olan 27. gündür.

Sıkıntılı günlerden geçtiğimiz bu zaman diliminde, gönüllerin Allah'a yönelmesi ve birbirimize çokça dua etmemiz gerekmektedir. Hem hediyeleri başımıza taç edeceğiz hem de Tövbe ile affedilmeye hak kazanacağız İnşallah. Alemlerin Rabbi olan Allah (c.c.) cümlemize Miracın sırrına ermeyi, bereket ve rahmetinden nasiplenmeyi lütfeylesin. Âmin

ALEMLERİ SEYR VE VUSLATIN BASAMAĞI Mİ’RAC

Recep ayının 27. Gecesi Mi’rac gecesidir. Mirac hadisesi sadece müşrikler arasında değil bazı sözde inanç sahibi olduğunu iddia eden kimseler tarafından da inkâr edilmekte ya da çarpıtılmaya çalışılmaktadır. 

İnkâr ya da çarpıtmaya çalışanlara cevap niteliğinde, Prof. Dr. Haydar Baş hocamızın Miracla alakalı tespitlerinden derleyip sizlere bir analiz yazısı sunmaya çalışacağız. İnşallah.

MİRAC ÖNCESİ DURUM:

Alemlerin Efendisini bağrına basması gereken Mekke toplumu, kendilerine takdim edilen İlahî lütfun henüz farkına varamamıştı. İçlerinden bir insanın seçilmiş ve sevilmiş olabileceğini akılları almıyordu. O'nun faziletini inkâr da edemiyorlardı, ama nefisleri kabule de yanaşmıyordu. Gün geçtikçe insanların gönlüne taht kuran muhabbeti, kin, düşmanlık ve haset manevraları ile yok edilmeye çalışılıyordu. Eziyetlerin, boykotların ardı arkası kesilmiyor; mü'minleri davalarından döndürmek için her türlü yola başvuruluyordu. Boş yere çırpınışlardı bunlar; zira, Allah, O Peygamberi ve çevresindeki insanları seçmiş, kıyamete dek sürecek mukaddes bir davanın, İslam’ın sarsılmaz temel taşı olmalarını dilemiş ve sahiplenmişti. Gözleri perdeli cahiliye insanı bunu fark edememişti.

Yeni günler, ağır ıstıraplar getirmiş, mü'minler çile kazanında pişmeye devam etmişti ve Allah Resulü, Taif halkına gitmiş, İslamı anlatmış, fakat taşlanmıştı. Taif halkı, kendilerine Rablerinden bahseden, Güzeller Güzelinden haberler getiren bu Kutlu Elçiyi kan revan içinde bırakmıştı.

Ancak meşakkatler, Allah Elçisi'nin sevdasını daha da artırmıştı. Nitekim, Taif dönüşü esnasında; “İlahi! Kuvvetimin zaafa uğramasını, çaresiz kalışımı, halk nazarında hor görülüşümü sadece sana arz eder, ancak sana şikâyet ederim. İlahi! Gazabına uğramayayım da çektiğim mihnetlere, belalara aldırmam..." diyerek hâlini Rabbine arz etmişti. Ebu Tâlib ve Hz. Hatice'nin (r.a.) vefatlarını fırsat bilen müşrikler, zulümlerini kat-be-kat artırmışlardı.

Böylesi bir ıstırap yaşanmış değildi! Hz. Allah, bu çilelerin ardına kâinatın en büyük ikramını gizlemişti. Kulunu katına çağıracak, O'na en yüce ayetlerini gösterecek, O'nu da en ulvi bir ayeti olarak âlemlere takdim edecekti. Bu İlahî ihsan, kutsal çilelerin ardına konmuştu.

Peygamberliğinin on ikinci yılı... Allah, Alemlere Rahmet olarak gönderdiği Fahri Kâinat Efendimizi (s.a.v.) eşsiz bir ikrama davet eder. Bu ihsan, İslam tarihi boyunca İsra ve Mirac olarak bilinir.

İsra, gece yürümek, gece yolculuğu yapmak anlamına gelir.

Mirac ise, yükseğe çıkış aracı demektir.

Peygamberimiz (s.a.v.), bir gece Mescid-i Haram'dan alınarak Mescid-i Aksâ'ya kadar götürülüp, oradan göklere çıkarılmış, İlahî ayetler kendisine gösterildikten sonra alındığı yere, yatağının bile sıcaklığın soğumadığı bir müddet içerisinde, tekrar geri getirilmiştir. Özel olarak Resulûllah’ın Mescid-i Haram'dan Mescid-i Aksâ'ya olan yolculuğuna İsra, oradan Sema'ya yükselişine Mi’rac adı verilir.

Mirac mucizesi, Efendimizin, uyanık ve beden-ruh beraberliği ile gerçekleşen bir hadisedir.

Prof. Dr. Haydar Baş hocamız Mirac hadisesini “Peygamberimizin alemleri seyrinin ve Allah’a vuslatının basamağı” olarak değerlendirmesi gerçekten mana yüklü bir mesaj içermektedir.

MİRAC YOLCULUĞU BAŞLIYOR

Miracla alakalı analizimizin bu bölümünde de merhum hocamızın Mirac mucizesinin gerçekleşmesindeki harikulade olaylar hakkındaki tespitlerinden bahsedeceğiz: 

Mirac hadisesi ve mucizesi, Kur'an-ı Kerim'de şöyle anlatılır:

"Mümtaz kulunu, ayetlerimizden bazısını kendisine gösterelim diye bir gece Mescid-i Haram' dan alıp, çevresini bereketlendirdiğimiz Mescid-i Aksâ ya kadar götüren Allah, her türlü noksanlıklardan münezzehtir, eksikliklerden uzaktır, Her şeyi işiten ve gören O'dur." (İsra suresi / 1. Ayet).

Mirac mucizesinin gerçekleşme seyrine geçmeden önce, bu ayet-i kerimenin işaret ettiği sırları vurgulamak uygun olur:

Onu, ona mâniasındaki "hu" zamirinde iki vecih, iki yön vardır. İlkine göre Miracın hikmeti, "O'na ayetlerimizden bazısını göstermek için" buyruğu gereğince, Hz. Peygambere Hakkın kudret ve azametini göstermektir.

Diğer açıdan ise, "O'nu, (âlemlere rahmet olan Allah Resûlü ‘nü) ayetlerimizden olarak gösterelim için isra ettik" mânâsı hâkim olur ki, bu suretle Miracın hikmeti, Peygamberin (s.a.v.) Kendisini bir ayet olarak kâinata takdim etmek olarak ortaya çıkar. Nitekim, Ibn Atiyye vb. müfessirler bu mânâyı tercih etmişlerdir. Ayetin devamını ise, "hakikaten O kuldur, ancak kelamımızı işiten ve Zatımızı gören" tarzında mânâlandırmışlardır.

Ancak ru'yet kudreti, bir Hak tecellisidir. O kudreti, kuldan veya akıldan görenler yanılır. Allah göstere ki, görüle.

Buharî ve Müslim'in rivayetlerine göre; Hz. Peygamber (s.a.v.), Mekke'de hane-i saadetlerinde (bazı rivayetlere göre amcası Ebu Talib'in kızı Ümmühani'nin evinde) iken veya Harem-i Şerif'te bulunurken Cebrail (a.s.) gelmişler, mübarek kalplerini açmışlar, Zemzem ile yıkayarak içini hikmet ve iman nuru ile doldurmuşlardır.

İnşirah-ı Sadr" olarak bilinen bu vaka daha önce çocukluk yıllarında da Kutlu Nebi'ye uygulanmıştı. Hakikaten Rabbanî güzelliklerin galebe çaldığı, beşerî tabiatın kutsiyet âleminin esrarına tâbi olduğu arınmış kalp, Hakk’ın muhatabı olur. Allah sevdiği ve seçtiği insanların kalplerini böylece arındırır, katına layık kılar.

Nitekim, gönül sahiplerine Hak katından bir davet olan, "Ey arınmış, mutmain olan nefis! Rabbin senden razı ve sen de O'ndan razı olarak dön Rabbine!" (Fecr suresi /30. Ayet). Hitabı, ayet-i kerime ile kıyamete dek ebedilik kazanmıştır.

Bir gün Hz. Peygambere soruldu: "Şerh-i Sadr nasıl olur, ey Allah'ın Resulü?" Efendimiz; "İnsanın kalbine öyle bir nur gelir ki, o nur kalbini açar" buyururlar. Ashab-ı Kiram (r.a.); "Bunun alameti nedir? diye tekrar bir soru yöneltirler. Resul-i Ekrem şöyle cevap verir: "Onun alameti, insanın şu aldatıcı dünyanın gösterişine kapılmayarak cavidanî hayatı özlemesi, ölmeden önce ölüme hazırlanmasıdır."

Bu cümleden olarak kul, Hakk’ın nurunun dolduğu kalplere gönlünü açar, Hakk'ın seçtiği insanları dost edinebilirse İlahi tecellilerin muhatabı olmaya başlar. Elçisinin kalbini Cebrail vasıtasıyla açan Hak Teâlâ, kullarının kalbini de dostları vasıtasıyla açar ve tecelli mahalli olarak seçer.

MİRACIN BURAK’LA YAPILAN YOLCULUĞU İSRA

Mirac mucizesinde Peygamberimizin yolculuğu için Yüce Allah’ın taktir ettiği binek hayvanı Burak’tır. Şimdi de Burak’la başlayan Mirac yolculuğu hakkında yine Prof. Dr. Haydar Baş hocamızın tespitlerini aktaralım:

Allah Resulü ‘nün kalbinin iman ve hikmet nuru ile doldurulmasından sonra Halik’a yolculuk başlar. Cebrail (a.s.), Burak’ı hazır bulundurmaktadır. Katırla merkep arası, gemi vurulmuş ve eyerlenmiş bir hayvandır, Burak.

Burak, Allah Elçisi'ni görünce şaha kalkar! Hz. Cebrail bunu itaatsizlik kabul ederek müdahale eder; "Kendine gel ey Burak! Yemin olsun ki, Haşir sabahına kadar Muhammed Mustafa kadar şerefli bir insan senin sırtına ne binmiştir ne binecektir" der. Rivayete göre Burak utanır, tatlı bir mahcubiyetle terler içinde kalır.

O Burak, maneviyat aleminden de gelmiş olsa, neticede bir hayvandır. Hayvanlar bile O na aşıktır. Bir hayvanın gösterdiği bu edep ve teslimiyete karşılık, Hakk' ın tecelligâhı olan insanin, edepte nasıl tavır takınması gerektiğini takdirlerinize bırakıyoruz.

Resûlullah, Burak' ın sırtında, Hz. Cebrail ise hayvanın yularını tutmaktadır. Nasipli bir hayvandır, Burak. Zira, Peygamberi tanımak. O'nunla tanışmak ve O'na inanmak bir nasiptir. Yıldırımdan hızlı yürüyüşü ile Allah Resulü, mü'minlerin ilk kıblegâhı olan Mescid-i Aksa ya misafir edilir. Fahr-i Kainatı bu aziz mekânda, Allah’ın Halil’i Hz. İbrahim, İsa Ruhullah, Musa Kelimullah ve insanlığın atası Adem Safiyyullah Efendimiz gibi birçok peygamberle karşılamışlardı. Kutlu Elçi, burada bir bayram şenliği içinde peygamber ve meleklere imam olarak iki rekât namaz kıldırmışlardı.

Bugün, tahrif ettikleri dinlerinin saplantılarından kurtulamayan Yahudi dünyasının gerçek kimliğini bulması, ancak Hz. Peygamberin arkasında safa duran Hz. Musa'nın (a.s.) Mirac esnasında vurguladığı mânâyı yakalamalarıyla mümkün olur. Zira, Hz. Musa, bir İslam peygamberidir. Dolayısıyla, âlemlere rahmet olan Hz. Muhammed' in (s.a.v.) arkasında safa durmasıyla Yahudilere de güzel bir örnektir. Ancak, görmek için göz gerek.

Diğer yandan; hiçbir irk ve renk ayırımı yapmadan şunu ifade edelim ki, Mescidi Aksâ mü'minlerin ilk kıblegâhı ve Miracın ilk durağı olması münasebetiyle, bugün mü'minlerin elinde olmalıydı. Yahudi ırkından oldukları için değil, yukarıda belirttiğimiz üzere Hz. Muhammed (s.a.v.) gerçeğine ve davasına ters düştükleri için, Mescid-i Aksâ'nın bu kavmin tahakkümü altında oluşu, bu muazzez davanın harim-i ismetine saplanmış bir oktur.

Mescid-i Aksâ da Burak’ın görevi bitmiştir. Bundan sonraki yürüyüş, yine manevî bir vasıta ile olmuştur ki, buna Mirac denmektedir.

MESCİDİ AKSA’DAN BAŞLAYAN SİDRETÜL MÜNTEHAYA YOLCULUK

Peygamberimizin Miracın ilk kademesi olan Mescidi Harem ile Mescidi Aksa arasındaki Burak’la olan yolculuğu sona ermiştir.

Bundan sonra Miracın ikinci safhası denen Sidre yolculuğu başlar. Analizimizin bu bölümde de Prof. Dr. Haydar Baş hocamızın tespitlerini içeren Sidre yolculu hakkındaki bilgilerini paylaşacağız. İnşallah. 

Peygamberimiz (s.a.v.), Cebrail ile yedi kat göğü geçmiş, bu seyir esnasında birinci kat semada Hz. Âdem, ikinci kat semada Hz. İsa ve Yahya, üçüncü kat semada Hz. İdris, beşinci kat semada Hz. Harun, altıncı kat semada Hz. Musa ve yedinci kat semada Hz. İbrahim (aleyhisselam) ile mülakat etmişler, merhabalaşmışlardır.

Öyle bir fezaya çıkarıldı ki Allah Elçisi, orada kaderleri yazan kalemlerin cızırtılarını duyuyordu. Ve nihayet, Allah Resulü ‘nün önüne Sidre-i Münteha sahası açıldı. Allah’tan başkasınca bilinmeyen makamlar gösterildi. Bu, son noktadır. Hiçbir varlık, o noktadan bir adım öteye geçemez. Belki de bu saha, varlıkların yaratılış sebebi olan Hz. Muhammed (s.a.v.) için halkedilmiş, sadece Peygamberimiz için bir defaya mahsus olarak kullanılmıştır. Dolayısıyla, bundan öteye geçmek Cebrail’in de haddi değildir. Cebrail (aleyhisselam); “Bu, Sidretü’l-Müntehâ’dır” der.

Sidre-i Münteha’ dan öteye yolculuk Refref’le olmuştur. Esasen, zaman ve mekân kabuğunu delen sır da Refref de gizlidir. Zira, Refref, muhabbetullahtır. O, bu seyirdeki vasıtaların zübdesidir, vuslat aracıdır. Madde planında “yeşil bir perde” ye teşbih olunur.

Dost, Dostuna vâsıl olurken yalnızdır artık; zât, sıfat ve Esma tecellilerine muhataptır. Kendi diliyle söylersek; “İbrahim’ in (a.s.) halilliğe, Musa’nın (a.s.) kelama, Muhammed’in (s.a.v.) ru’yete mazhar olmasına şaşıyor musunuz?

Kulunun Miracını Rabbimizden dinleyelim:

“Battığı zaman and olsun yıldıza ki, arkadaşınız (Muhammed) sapmadı, azmadı da. 0, kendi arzularına göre de konuşmaz.

O’nun (anlattıkları), kendine vahyedilenden başka bir şey değildir.

O’na (müthiş kuvvetli melek olan Cebrail) öğretti.

Akıl ve görüşünde kâmil bir melektir. Hemen doğruluverdi.

Ve O, en yüce ufukta idi.

Sonra yaklaştı, derken sarkıverdi.

İki yay kadar yahut daha yakın oldu.

O zaman Kul’una vahyedeceğini vahyetti.

Gözleriyle gördüğünü kalbi de yalanlamadı.

Gördükleri hakkında kendisiyle tartışacak mısınız şimdi?

And olsun O’nu, Sidretü’I-Münteha’nın yanında önceden bir kere daha görmüştü.

Cennetü’l-Me’va da onun yanındadır. Sidre’yi kaplayan kaplamıştı.

Gözü ne şaştı ne de haddi aştı.

And olsun ki; Rabbinin ayetlerinin en büyüklerinden olanlarını gördü. (Necm suresi/ 1-18. Ayetler)

Vuslat yolunun yolcusuna kimi kere güzellikler, cemal ve hikmet tecellileri gösterilir. Çilelere, azaplara da şahit olur bazen. Nitekim cehennem de gösterilmişti O’na. Fakat, hiçbirine takılıp kalmadı.

Zira, seyri Hakk’a olanın her şeyi ile Hakk’a yönelmesi, vuslat için şarttır. Cenab-ı Hak, Habibini bu sebeple övdü. Her şeyi ile Rabbine yönelmişti O. Ne çarpıcı bir övgü:

“O dem ki, Sidre’yi bürüyen bürümüştü. Göz ne şaştı ne de haddi aştı.” (Necm suresi / 16-17. Ayetler)

Allah Resulü, ümmetine hediyelerle döndü. Rabbimizden hediyeler… Dost meclisinde bizden de bahsedildi demek ki! Alemlerin Rabbi, biz kullarını; Alemlerin Efendisi biz ümmetini hiçbir zaman unutur muydu?

Rabbani hediyelerin başlıcaları şunlardı:

  1. Bakara Suresi’nin son ayetleri.
  2. Beş vakit namaz.
  3. Muhammed (s.a.v.) ümmetinden Allah' a hiçbir şeyi ortak koşmayanların bağışlanacağı müjdesi.”

MİRACLA GELEN HEDİYE VE MÜJDELER

Mirac da peygamberimizin yaşadıkları aşık ile maşuk arasındaki ilişkidir. Elbette onu ancak yaşayanlar bilir. Bize düşen görev; “inandık iman ettik” demek ve bize gelen hediyeleri baş tacı etmektir.

Peygamberimize (s.a.v.) biz ümmetine hediye olarak Mi’rac gecesinde şu üç şey verilmiştir:

- Elli vakit namaz sevabına denk, beş vakit namaz verildi.

- Bakara suresinin son ayetleri verildi.

- Peygamberimiz (s.a.v.)'in ümmetinden olup da Allah'a şirk koşmayanlardan insanı Cehenneme sürükleyen büyük ve tehlikeli günahların affedilmesidir.

Miracla birlikte yeni yol haritaları ve müjdeler geldiğine göre, bize düşen o hediyeleri baş tacı ederek sıkıntılarımızdan kurtulmanın çarelerini araştırmaktır.

Özelliklede Mirac da beş vakit kılınması farz olunan namaza dikkat etmek zorundayız. Çünkü "Miracla namaz birbirini tamamlayan" iki unsur olarak önümüze konulmuştur. Hz. Peygamber "Namaz Müminin Miracıdır" sözüyle bu gerçeğe işaret etmiştir.

Namazın içinde gizlenen sırlardan biride tahiyyattadır. Kıldığımız namaz sayesinde her tahiyyat oturuşunda okuduğumuz "ettahiyyatü lillahi" sayesinde Mirac’taki Allah ve Resulünün selam faslını canlandırıyoruz.

Eğer bu tablonun hayaliyle namaz kılmaya çalışabilsek; bir parçada olsa huşuyu yakalayabiliriz kanaatindeyim:

"Bu tahiyyât, Hz. Muhammed (s.a.v.)'in Mirac gecesinde Yüce Allah ile yaptığı selâmlaşmasıdır.

Allah ile O’nun arasındaki mesafe, Necm suresi 9. ayette beyan edildiği gibi; “iki yay kadar yahut daha az kalınca” Allah'a selâmlarını şöyle arz etti:

"Bütün dualar, senalar, malî ve bedenî ibadetler, mülk, azamet Allah'a mahsustur."

Yüce Allah şöyle mukabele etti:

"Ey Peygamber! Selâm sana. Allah'ın rahmet ve bereketi senin üzerine olsun" Hz. Muhammed (s.a.v.) şöylece yeniden söz aldı: "Selâm ve esenlik bize ve Allah'ın Salih kullarının üzerine olsun." (Muhammed Hamidullah, İslâm Peygamberi, İstanbul 1972, 1, 106),

Namazın farz olduğunu inkâr eden dinden çıkar. Çünkü namaz kesin ayet, hadis ve İcmâ delilleriyle sabittir.

Tembellik veya umursamazlık sebebiyle namazı terk eden asi ve fasık (günahkâr) olur.

Namazı kılmamak dünya ve âhirette azaba sebep olur. Ahiretteki azapla ilgili olarak Allah Teâlâ şöyle buyurur:

"Onlar suçlulara sorarlar: Sizi Sakar cehennemine sürükleyen nedir? Suçlular şöyle cevap verirler: "Biz namaz kılanlardan değildik" (el-Müddessir / 40-43).

"Onlardan sonra öyle bir nesil geldi ki, namazı terk ettiler, heva ve heveslerine uydular. Onlar bu taşkınlıklarının cezasını yakında göreceklerdir. Fakat tövbe edip, iman eden ve Salih amel işleyen bunun dışındadır" (Meryem /59- 60).

Hz. Peygamber (s.a.v.)'de şöyle buyurmuştur: "Bilerek namazı terk eden kimseden Allah ve Resulünün zimmeti kalkar" (Ahmed b. Hanbel, IV, 238, VI, 461).

Günde beş defa Miracı yaşamak manasına gelen namazlarımızı yeniden gözden geçirmeliyiz.

Herhangi bir sebepten dolayı kılamayan kardeşlerimizin namazın huzuruna varmalarını, kılanların da eksiklerini tamamlayarak daha düzenli kılmalarını samimi dileklerimle hatırlatmayı bir borç olarak görmekteyim. Vesselam.

MİRACTAN GELEN AF, KOLAYLIK VE DUA

Miractan dönerken Yüce Allah’ımız Peygamberimizle biz kullarına çok önemli hediyeler gönderdiğinden bahsetmiştik.

Hatırlamakta fayda var:

"Bakara suresinin son ayetleri / Beş vakit namaz / Muhammed ümmetinden Allah'a hiçbir şeyi ortak koşmayanların bağışlanacağı müjdesi."

Bakara suresinin son iki ayetinin gerçekten çok zengin bir anlam içeriği vardır. Burada Cenab-ı Allah daha önceki milletlere yüklediği ağır yükleri bizlere hafifleterek kolaylık, günahlara af müjdesi ve kendisine dua etmenin yolunu göstermiştir.

Mirac analizimizin bu kısmında da Tibyan Tefsirinden Bakara suresinin son iki ayetinin tefsirini aktaralım:

Bakara Suresi 285. Ayet: “Peygamber, Rabbi tarafından kendisine indirilene (Kur’ânı Kerime) iman etti. Ona müminler de inandı. Her biri, Allah Teâlâ'nın birliğine, meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine iman ettiler. Hepsi de: "Allah Teâlâ’nın peygamberlerinden hiçbirini (Yahudi ve Hristiyanların yaptığı gibi, kimini tasdik ve kimini tekzip ederek) ayırt etmeyiz," dediler. Yine: "Ey Rabbimiz! işittik, emrine itaat ettik. Senden bağışlamanı dileriz ve neticede (ölümümüzden sonra) varılacak yer ancak Sensin," dediler.

Bakara suresi 286. Ayet: “Allah Teâlâ, hiç kimseye güç yetiremeyeceği bir şeyi teklif etmez. Herkesin kazandığı hayrın ecir ve sevabı kendinedir. Yine herkesin kazandığı kötülüğün günahı ve azabı da kendinedir. Ey Rabbimiz! Şayet unutur veya hata edersek bizi sorumlu tutma!”

Bir hadis-i şerifte:

"Hata, unutkanlık veya zorlanmakla işlenen günahların sorumluluğu ümmetimden kaldırıldı" buyurulmuştur.

Ey Rabbimiz! Bizden evvelki ümmetlere yüklediğin ağır yükü bize yükleme.

Rivayet edilir ki, Cenab-ı Hak, onlara elli namaz ve mallarının dörtte birini zekât farz kılmıştı. Elbiselerine necaset bulaşsa, keserlerdi. İçlerinden biri bir günah işlese, o günahı sabahleyin kapısının önünde yazılmış bulurdu.

Ey Rabbimiz! Güç yetiremeyeceğimiz yükü bize yükleme! Günahlarımızı affet! Bizi bağışla! Bize merhamet et! Bizim yardımcımız, koruyucumuz ve işlerimizin yöneticisi Sensin. Kâfirlere karşı bize yardım et!

Rivayet edilir ki, Fahr-i Kâinat Efendimiz, Mirac gecesi bu duayı okumuş, Melekler: "Âmin" demişler ve Cenab-ı Hakk, kabul buyurmuştur.

Sahih-i Müslim'de İbn-i Mesut’tan rivayet edildiğine göre, Resul-i Ekrem Efendimize Mirac gecesi üç şey verilmiştir. Bunlar da: “Beş vakit namaz, Bakara sûresinin sonu, Muhammed ümmetinden şirk koşmayan kimsenin büyük günahlarının af edileceği vaadidir.”

Beyzâvi'de kaydedildiğine göre, Resul-i Ekrem Efendimiz:

“Allah Teâlâ, halkı yaratmadan iki bin yıl evvel, kudret eliyle yazdığı Bakara suresinin sonundaki iki ayeti cennet hazinesinden indirdi. Kim o ayetleri Yatsıdan sonra okursa, bütün gece ibadet etmişçesine sevaba nail olur" buyurmuşlardır. (Tıbyan Tefsiri /sadeleştiren Abdullah Yücel / Huzur Yayınevi /1. Cilt / Sayfa 199-200)

MİRACTAN MÜJDE VE İKAZ VAR!

Mirac hediyeleri arasında “Muhammed ümmetinden Allah'a hiçbir şeyi ortak koşmayanların bağışlanacağı müjdesi." Olduğunu yaptığımız Mi’rac analizimizde birkaç yerde bahsetmiştik.

Madem affedilmeyecek günahlar arasında bize bu mesaj gönderilmiştir. Bu mesajı iki türlü algılamak lazımdır. Biri müjde, diğeri de ikaz olarak algılanmalı ki şirkten; ateşten kaçar kaçmanın yollarını bulmalıyız.

Değerli dostlarım! Şirk 'in her türlüsünden korunmak gerekir. Şirk; kelime olarak eş koşmak, ortak koşmak, birden fazla olduğunu beyan etmek anlamındadır.

Nefsin istekleri peşinde koşarak, Allah’ın sevgisi yerine dünya sevgisini tercih ederek, bunların sonucunda da Allah’ın hükümlerinden birini dahi reddetmek şirktir.

ŞİRK NEDİR?

1- Büyük Şirk: Allah Teâlâ’nın zatında olduğu gibi sıfatlarında, fiillerinde de O’na eş veya benzer kuvvetin varlığını kabul etmektir.

2- Küçük Şirk: Bazı amelleri yaparken Allah’ın dışında başkalarının da rızasını hesaba katmaktır. Böyle bir tavır riya ve amelî münafıklıktır.

Şirk, temelde Allah’tan başka ilâh/tanrı kabul etmek olduğu halde, çok farklı görüntüleri vardır. Okuduğumuz eserlerden, dinlediğimiz kâmil insanlardan elde ettiğimiz şirk çeşitlerini paylaşarak faydalanmak istedik:

Şirk-i İstiklâl: Birbirinden ayrı iki ilâhın varlığını kabul etmek.

Şirk-i Teb’iz: Allah’ın bir olduğunu kabul etmekle beraber, birden fazla tanrının toplanmasından meydana gelmiş bir Allah kabul etmektir. (Teslis inancı gibi)

Şirk-i Takrib: Allah’a yaklaştıracakları zannıyla birtakım putlara tapınmak.

Şirk-i Taklid: Ataların bâtıl inanışlarını aynen sürdürmek.

Şirk-i Esbab: Sebepleri putlaştırmak.

Küçük şirk hakkında Peygamberimiz şu tehlikeyi haber verdiler:

“Sizin hakkınızda en çok korktuğum küçük şirktir.” ‘Küçük şirk nedir ey Allah’ın elçisi?’ diye sordular. “Riyadır. Allah Teâlâ, kıyamet günü insanların amellerinin karşılıklarını verdiği zaman riyakârlara: ‘Dünyada kendilerine gösteriş yapmakta olduklarınıza gidin. Bakın bakalım, onların yanında bir karşılık bulacak mısınız?’ buyurur.” (Tirmizî, Hûdûd, 24.)

Şirk hakkında bir de ayeti kerime paylaşalım:

“Kendisine ortak koşmaksızın Allah'ın Hanifleri (O'nun birliğini tanıyan müminler olun). Kim Allah'a ortak koşarsa sanki o, gökten düşüp parçalanmış da kendisini kuşlar kapmış yahut rüzgâr onu uzak bir yere sürüklemiş (bir nesne) gibidir.” (Hacc suresi /31).

Ali b. Ebî Tâlib’den gelen rivayete göre, Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Kur’ân-ı Kerîm’den bana en sevimli gelen ayetlerden biri de şudur:

“Şüphesiz Allah, kendisine ortak koşulmasını bağışlamaz. Bunun dışındaki günahları, dilediği kimseler için bağışlar. Allah’a ortak koşan, kuşkusuz, derin bir sapıklığa düşmüştür.” (Nisa/116)

“Size büyük günahların en büyüğünü haber vereyim mi? Allah’a şirk koşmak, anaya babaya itaatsizlik etmek ve yalancı şahitlik yapmaktır -yahud- yalan söylemektir” (Müslim, İman 143. 46 Müslim, Hac 19.)

Müslümanlar olarak; “Acaba bende küçük ya da büyük şirk belirtileri var mı?” sorusunu kendimize sormalıyız. Bu sorgulamayı yapmaz isek kendi nefsimizde bulunan büyük ya da küçük şirk yüküyle ahirete gidersek hüsrana uğrayanlardan oluruz; Allah muhafaza!

Sorgulama sonunda kişinin nefsinde şirkin kırıntıları ya da işaretleri varsa hemen tövbe edip Allah’ın affına sığınmalıdır. Çünkü Allah’ın affetmeyeceğini beyan ettiği günah şirktir. Bu korkuyu içimizde hissedersek Rabbimiz, merhametiyle bizi şirkten koruyacaktır inşallah. Allah cümlemizi şirke düşmekten muhafaza eylesin.

MİRAC YOLCULUĞUNDA CENNET VE CEHENNEM ZİYARETİ

Yüce Allah isra suresi 1. Ayette şöyle buyurmuştu:

"Bir gece, kendisine ayetlerimizden bir kısmını gösterelim diye (Muhammed) kulunu Mescid-i Harâm'dan, çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksâ'ya götüren Allah noksan sıfatlardan münezzehtir; O, gerçekten işitendir, görendir.”

Bu sebeple Mirac yolculuğunda Peygamberimize gösterilenlerden bir kısmı da Cennet ve Cehennem manzaralarıydı.

Prof. Dr. Haydar Baş hocamızın bu konudaki tespitlerini aktararak Mirac hakkındaki analiz yazılarımıza devam edeceğiz.

Allah’ın sevgilisi cennette:

Resûlullah (s.a.v.), Cebrail (aleyhisselam) ile birlikte Cennetin kapısına vardılar. Cennetin duvarları gümüşten, inciden, yakut ve zümrüttendi.

Cennet ehli istediğini yer, içerler. Nehirlerin kıyıları beyaz incidendir. Çakıl taşları, yakut ve zümrüttür. Daha sonra Resûlullah (s.a.v.), Allah'ın, kendisi için yarattığı Kevser Havuzu ‘nu gördü. Kevser; sütten beyaz, baldan tatlı, kardan soğuk, miskten güzel kokuludur.

Peygamberimiz cehennemi görüyor:

Allah’ın emriyle Cehennem tabakaları açıldı. Resûlullah (s.a.v.), bütün azap çeşitlerini müşahede etti.

İlk olarak, karınları dağlar gibi büyümüş ve zehirli yılanlarla ve akreplerle dolmuş birtakım insanlar gördü ki, bunlar zekât vermeyenlerdi.

Başka bir kavme, bir hastalık musallat olmuştu. Etleri dökülmüş, kemikleri görünüyordu. Elleri, ayakları ve dilleri kesilmiş olduğu hâlde azap çekiyorlardı. Cebrail (aleyhisselam); "Bunlar, dünyada iken dilleri ile Müslümanlara eziyet edenlerdir" buyurdu.

Bir kavme daha rastladı ki, pis kokuyorlardı. Yüzleri siyahtı. Üzerlerinde ateşten elbiseleri vardı. Cebrail; "Bunlar içki içenlerdir" buyurdu.

Bir grup insan ise, ateşten bıçaklarla kesiliyordu. Etleri parçalandıkça yeniden diriltiliyor ve yeniden kesiliyordu. Bunlar, haksız yere Müslümanların kanını akıtanlardı.

Sonra bir kadın topluluğuna rastladı. Ateşten mızraklarla dövülüyorlardı. Feryatları domuz, köpek sesi gibiydi. Cebrail (aleyhisselam); Bunlar, kocalarını inciten kadınlardır" buyurdu.

Bu şekilde, cehennemin sayısız ve vasfedilemeyecek kadar çok azabını seyreden Resûlullah, dönüş yolculuğuna başladı. Ve kendini bir anda Arş'da buldu.

Peygamber Efendimiz, Mirac’tan dönmeye başlayınca mesafeler, önünde küçülüyordu. Cebrail'e; "Ya, kavmim Beni tasdik etmezse!" diyordu. Cebrail; "Kimse tasdik etmezse Ebubekir tasdik eder" buyurdu.

Peygamberimize ve ümmetine bu şerefli gecede bahşedilen İlahî tecellilerin, hitapların ve iltifatların her biri sonsuz kıymeti haiz olmakla beraber, dinin direği olan namazın bu emirler arasında ayrı bir yeri vardır. Zira; "Namaz, mü'minin miracıdır."

Namaz, âlemdeki bütün mahlûkatın; dağlar gibi kıyam' hayvanlar gibi 'rükû' ve sular gibi 'secde' hâlindeki bütün varlıkların ibadetinin özü, özetidir. Dolayısıyla, namazını kılan mü'min, meleklerin ve bütün mahlûkatın ibadetini de yapmaktadır.

Abdulmuttaliboğulları, İsrâ ve Mirac gecesinde Hz. Peygamberi bulamayınca aramağa çıktılar. Hatta Hz. Abbas, Zituva'ya kadar çıktı. Allah Resulü, başına gelen hayırları haber verince rahatladı.

MİRACI MÜŞRİKLERİN AKILLARI ALMIYOR

Mirac mucizesini müşriklerin akılları bir türlü almıyordu. Duyanlar arasında büyük bir şaşkınlık hakimdi. Mirac hakkındaki analizimizde bu aşamayı da Prof. Dr. Haydar Baş hocamızın şaheserinden aktarmaya devam edelim:

Allah Resulü, Ümmühani Hatun'un evine dönüp Mirac olayını anlatınca, Ümmühani; "Bunu halka açma; onlar seni yalanlarlar ve üzerler" dedi. O da "Allah'a yemin olsun ki, bunu onlara anlatacağım" diyerek, tebliğdeki kararlılığını gösterdiler.

Hemen, Kâbe'nin Hatim denilen yerine gitti ve müşriklere İsrâ hadisesini anlattı; şaşırdılar.

Bu yolculuğun, deve ile en az iki ay sürmesi gerektiğini söyleyerek inanmadılar. Gecenin kısa bir vaktinde böyle bir yolculuğun gerçekleşmiş olması onlara göre mümkün değildi. Müşrikler; "Delilin nedir?" diye sordular.

Ebu Cehil sokuldu; laf almaya çalıştı. Sonra bütün avenesini toplayıp istihza ederek olayı Resûlullah’dan tekrar anlatmasını istedi. Allah Resulü anlatınca da kimse inanmadı.

Allah Resûlü’ne ilk anda inanan sadece Hz. Ebubekir (radiyallahu anhum) oldu.

Böylece "Sıddık" ünvanını aldı. Seksiz-şüphesiz tasdik eden bir insan olmanın verdiği güvenle, "Vallahi, ben O'nu, bundan daha uzak olanında, gece veya gündüzün herhangi bir saatinde kendisine semadan haber geldiğini bana haber veriyor da ben her şeyimle tasdik ediyorum" dedi ve çevrelerini saran müşriklerin havsalasını çatırdatmak için Allah Resûlü’ne bazı sorular sordu.

Çevredekiler de Beytü'l-Makdis ile ilgili sorular yönelttiler. Bütün sorulara verilen cevapların doğru olduğunu gördüklerinde, şaşkınlıkları daha da arttı.

Kureys müşrikleri, ticaret yapıp dönen kafileyi sordular. Allah Resulü, onları gördüğünü, hatta kaplarından su içtiğini haber verdi. Kervandaki çobanların sayısına varıncaya kadar verdiği bütün bilgilerin doğru olduğunu anladıklarında; "Bu, sadece bir sihirdir" demeye başladılar ve nefisleri imanlarına mâni oldu.

Mirac hakkındaki birtakım soruların, bakış açılarına göre değiştiği muhakkaktır. Bu arada İslam’ı, Batı kültürü standartlarına göre değerlendiren şarkiyatçıların Mirac mucizesini akıllar üstü karakterinden uzaklaştırmaya çalıştıkları bir gerçektir. Bu cümleden olarak, büyük çoğunluktaki ulemâ kadrosunca kabul görmüş ve Müslümanların mânâ dünyasında yerini almış Mirac mucizesinin zayıf rivayetler ve kavillerle bulandırılmaya çalışıldığı da esefle müşahede edilmektedir. Bu meyanda, Miracın keyfiyetine geçmeden önce, "Allah’ın mekânı var mı ki, Hz. Peygamber (s.a.v.) O'nunla görüşsün?" sualinin cevabını hülasa etmek uygun olur.

Cenab-ı Hakk'ın elbette mekânı yoktur. 0, mekânın mekânı, zamanın da zamanıdır. Durum bu olunca, zamandan ve mekândan münezzeh olup, her an hazır ve nazırdır. O hâlde, Cenab-ı Vacibu'l-Vücud'suz bir mekân ve zaman da tahayyül edilemez. Ve O'na bir mekân da tahsis edilemez. Ancak Cenab-ı Hak, her yerde her zaman, dilediği şekilde tecelli eder, kendini müşahede ettirir. O'nun kendini dilediği mekânda müşahede ettirmesi, O'na mahsus bir mekânın olduğunu değil, yukarıda belirttiğimiz ölçülerde olduğu gibi, sadece o mekânda varlığını tecelli ile izhar etmesidir.

Mesela, Hz. Musa'ya Tur Dağı'nda, dağdan tecellisini göstermesi ve yine Mukaddes Vadi' de ağaçtan tecelli edip O'nunla konuşması, Cenab-ı Hakk’ın tecellisi için bir mekân seçmesi, O'na bir mekân tayin ve tahsis etmeğe sebep olmaz. Hâl böyle olunca; Mirac'daki tecelli ile Fahr-i Kâinat' in Cenab-ı Hak ile konuşmasında da Allah (c.c.) için bir mekân tahsisi söz konusu değildir.

 

MİRAC VE GAİBE İMAN

Miracla alakalı itirazların temeli imanla alakalıdır. Mirac hakkında ileri geri konuşanlar İslam’ın “gaibe iman” esasında gaflete düşenlerdir.

Gaibe iman: İnsanın gözüyle görmediği, aklının almadığı, idrakinin sınırlarına sığmayacak kadar gerçek olan; Allah’ın kudreti içinde hiç de zor olmayanlara inanmaktır.

Bakara suresinin ilk ayetlerinde yüce Allah, imanın esasları niteliğinde ve özellikle gaibe imanın önemi hakkında şöyle buyurmuştur:

“Elif. Lâm. Mîm. /O kitap (Kur'an); onda asla şüphe yoktur. O, müttakîler (sakınanlar ve arınmak isteyenler) için bir yol göstericidir. /Onlar gaibe inanırlar, namaz kılarlar, kendilerine verdiğimiz mallardan Allah yolunda harcarlar. /Yine onlar, sana indirilene ve senden önce indirilene iman ederler; ahiret gününe de kesinkes inanırlar. /İşte onlar, Rablerinden gelen bir hidayet üzeredirler ve kurtuluşa erenler de ancak onlardır. / Gerçek şu ki, kâfir olanları (azap ile) korkutsan da korkutmasan da onlar için birdir; iman etmezler. /Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir. Onların gözlerine de bir çeşit perde gerilmiştir ve onlar için (dünya ve ahirette) büyük bir azap vardır. / İnsanlardan bazıları da vardır ki, inanmadıkları halde "Allah'a ve ahiret gününe inandık" derler. /Onlar (kendi akıllarınca) güya Allah'ı ve müminleri aldatırlar. Halbuki onlar ancak kendilerini aldatırlar ve bunun farkında değillerdir. /Onların kalplerinde bir hastalık vardır. Allah da onların hastalığını çoğaltmıştır. Söylemekte oldukları yalanlar sebebiyle de onlar için elim bir azap vardır. /Onlara: Yeryüzünde fesat çıkarmayın, denildiği zaman, "Biz ancak ıslah edicileriz" derler. / Şunu bilin ki, onlar bozguncuların ta kendileridir, lâkin anlamazlar.” (Bakara / 1-12. Ayetler).

İmanı, İslamı, ille de aklının çerçevesine, yani ummanı damlaya sığdırmaya çalışanlardan; elbette Miracın keyfiyetini anlamalarını beklemek boşuna emektir.

Çünkü onların gayesi; “üzümü yemek değil, bekçiyi dövmektir.”  

Kendini İslâm dairesi içinde görmeyen bedbahlara sözümüz yoktur: “Sizin dininiz size, benim dinim banadır” (Kâfirun suresi /6. ayet).

Ancak, inandık dedikleri halde bozguncuların ekmeğine yağ sürenler, Bakara suresinin 11-12.  ayetlerin muhatabı olmaktan korkmuyorlar mı acaba?

“Onlara: Yeryüzünde fesat çıkarmayın, denildiği zaman, "Biz ancak ıslah edicileriz" derler. / Şunu bilin ki, onlar bozguncuların ta kendileridir, lâkin anlamazlar.” (Devam edecek…)

Mirac hakkında sözüm ona inandık diyenlerin eleştirilerine neden olan kısım şudur; Hz. Muhammed (s.a.v)'in Mirac gecesinde Yüce Allah ile yaptığı selâmlaşmasıdır.

“Sonra (Muhammed'e) yaklaştı, (yere doğru)sarktı. / O kadar ki (birleştirilmiş) iki yay arası kadar, hatta daha da yakın oldu.” (Necm suresi /8-9. Ayetler).

Bu konudaki hadisler ve rivayetlerde bahsedilen, namazda okuduğumuz tahiyattaki selamlaşma da şöyledir:

Peygamberimiz efendimiz, Allah'a selâmlarını şöyle arz etti:

"Bütün dualar, senalar, malî ve bedenî ibadetler, mülk, azamet Allah'a mahsustur."

Yüce Allah şöyle mukabele etti:

"Ey Peygamber! Selâm sana. Allah'ın rahmet ve bereketi senin üzerine olsun" Hz. Muhammed (s.a.v.) şöylece yeniden söz aldı:

"Selâm ve esenlik bize ve Allah'ın Salih kullarının üzerine olsun." (Muhammed Hamidullah, İslâm Peygamberi, İstanbul 1972, 1, 106)

İsnat edilen de Allah’a haşa bir mekân tahsis edilmiş olduğu zannı noktasındadır.

Mirac hadisesi gerçekleştiği andan itibaren imtihan sebebi olmuştur. Mirac, insanlığın adeta iman testi konumunda olmuştur. Nitelik ve içeriği kıyamete kadar; genel manada insanlığın, özel manada da Müslümanların imtihanı olmaya devam edecektir!..

Bugün bazılarının hala; “Mirac sadece manevi bir yolculuktur.” Diyebilmeleri sadece kendilerini bağlar. Mirac ayetle sabittir ki; uyanık bir vaziyette beden ve ruhen gerçekleşmiş bir hadisedir. İman edilmesi gereken de bu haldir.

“Kendisine ayetlerinden bir kısmını göstermek üzere kulu Muhammedi bir gece Mescidi Haramdan çevresini bereketlendirdiği Mescidi Aksâya götüren Allah’ın şanı ne yücedir. Hiç şüphesiz O, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir. (İsra suresi: /1. ayet).

Bazıları da Mirac mucizenin gerçekleştiği zaman ve mekân kısmına takılmaktadır. Bu da masum sebeplere dayanmaz, en az gafletle, Allah’ın kudretini sorgulamaya kalkışma olarak değerlendirilir.

Rahmetli Ziya Paşa ne güzel söylemiş: "İdrâk-i maâlî bu küçük akla gerekmez. Zira bu terazi o kadar sıkleti çekmez."

Şimdi gelelim Allah’a(c.c.) haşa mekân tahsis edilmez iddiasına Prof. Dr. Haydar Baş hocamızın cevabına:

Cenab-ı Hakk’ın elbette mekânı yoktur. O mekânın mekânı, zamanın zamanıdır. Durum bu olunca, zamandan ve mekândan münezzeh olup, her an hazır ve nazırdır. O halde, Cenab-ı Vacibul- Vücutsuz bir mekân ve zaman da tahayyül edilemez. Ancak Cenab-ı Hak, her yerde her zaman, dilediği şekilde tecelli eder, kendini müşahede ettirir. O’na mahsus bir mekânın olduğunu değil, belirttiğimiz ölçülerde olduğu gibi, sadece o mekânda varlığını tecelli ile izhar etmesidir. Mesela, Hz. Musa’ya Tur dağında, dağdan tecelli edip onunla konuşması, Cenab-ı Hakk’ın tecellisi için bir mekân seçmesi, O’na bir mekân tayin ve tahsis etmeye sebep olmaz. Hal böyle olunca; Miracdaki tecelli ile Fahr-i Kâinatın Cenab-ı Hak ile konuşmasında da Allah(c.c.) için mekân tahsisi söz konusu değildir.

Mirac hadisesi hakkında bilerek ya da bilmeyerek yapılan diğer bir yanlış da Miracın bedenen değil de ruhen olduğu iddiasıdır. Bu iddia da asla doğru değildir. Mirac bedenen gerçekleşmiş fiili bir olaydır. Ve Peygamberimize mahsus bir mucizedir.

Miracın ruhen ve bedenen cereyan ettiği konusunda tereddütleri ortadan kaldırmak için Prof. Dr. Haydar Baş hocamızın Rahmeten Lil Alemin Hz. Muhammed şaheserinden bilgiler aktarmaya devam edelim:

Gecenin sadece bir bölümünde meydana gelen Mirac mucizesi, Peygamberimiz uyanık bir halde bedenen ve ruhen gerçekleşmiştir. Ekser ulema bu görüştedir.

Çünkü Resûlullah(s.a.v.), Miracın sabahında Miracı haber verince, müşrikler Resûlullah’ı kötülemeyi fırsat bilerek yalanlamaya kalkıştılar. Ve birbirlerine koştular.

Yeni Müslüman olmuş bazı kimselerin kalbini çeldiler, yoldan çıkmasına sebep oldular. Eğer rüya olmuş olsaydı, yani sadece ruhun Miracı olmuş olsaydı hiç kimsenin itirazına hedef olmazdı.

Çünkü rüyada herkes gezebilir ve uyanık iken insan aklının kabul etmeyeceği garibeler seyredebilir. Şu hâlde, Resulullah’ın Miracı uyanık halde cesediyle beraber vaki olmuştur ki, müşriklerin akılları yetmediğinden itiraz ve inkâra kalkışmışlardır.

Diğer taraftan; eğer Mirac rüya olsaydı, mucize denmezdi. Hazreti Peygamberin diğer Peygamberlere fazileti iki hususta özetlenir. Biri dünyada Mirac ile, diğeri ise ahirette şefaat ile dir. Zira nübüvvet, kitap ve şeriat diğer peygamberlere de verilmiştir. Mirac ve şefaat sadece Hazreti Peygambere mahsustur.

Hem; kâfirler, Beytül-Mukaddes’ten nişan sordular. Eğer rüyada vaki olsaydı, O’ndan nişan istemezlerdi. Neticede kâfirler, Miracı inkâr etmişlerdir. Bu tarihi bir vakıadır. Rüyada gördüm deseydi, kimse inkâr etmeye yeltenmezlerdi bile. Zira bunlar, rüyada mümkün olan şeylerdir. (Rahmeten Lil Alemin 17. Baskı /1 cilt/ sayfa 307-308/ Prof. Dr. Haydar Baş) 

Hayret ki yüce Allah, Necm suresinde gayet açık bir şekilde Habibi Hz. Muhammed (s.a.v.) ile görüştüğünü beyan ettiği halde ne büyük bir gaflet ne büyük bir cehalet ki haşa Alemlerin Rabbi olan Allah’a itiraz ediyorlar:

“Kendisi en yüksek ufukta iken. / Sonra (Muhammed'e) yaklaştı, (yere doğru)sarktı. /O kadar ki (birleştirilmiş) iki yay arası kadar, hatta daha da yakın oldu. /Bunun üzerine Allah, kuluna vahyini bildirdi. /(Gözleriyle) gördüğünü kalbi yalanlamadı. /Onun gördükleri hakkında şimdi kendisi ile tartışacak mısınız? / Andolsun onu, önceden bir defa daha görmüştü. /Sidretü’l-Müntehâ’nın yanında. /Cennetü'l-Me'vâ da onun yanındadır. /Sidre'yi kaplayan kaplamıştı. /Gözü kaymadı ve sınırı aşmadı. /Andolsun o, Rabbinin en büyük âyetlerinden bir kısmını gördü.” (Necm suresi /7-18. Ayetler).

Her şeyi akıl süzgecinden geçirmeye çalışanların, aklıyla anlamaya çalışanların, hele de imandan nasibi olmayanların; Allah’ın(c.c.) kudreti sayesinde gerçekleşen mucize mukabilindeki olayları anlayabilmelerini beklemek imkânsızdır.

Mirac mucizesi dün olduğu gibi bugün ve yarın insanlığın iman sınavı olmaya devam edecektir. Ne mutlu Allah’ın kudreti karşısında aklının sınırlarının bittiği noktadan sonra da iman edip, hüsnü edep gösterenlere.

MİRAC VE İSRA SÜRESİNDEKİ GERÇEKLER

Mirac mucizesi hakkında hazırladığımız analizimizin son bölümüne geldik. Bu bölümde de Miracın habercisi ve tastik edicisi hükmünde olan İsra suresindeki gerçeklere değinerek almamız gereken dersleri almaya ve istifade etmeye çalışacağız. İnşallah…

Elbette yine ilham kaynağımız ve mana mimarımız Prof. Dr. Haydar Baş hocamızın bu konudaki tespitlerine yer vereceğiz:

İsra Suresi baştan sona kadar, Mirac ve etrafındaki hadiseleri anlamaktadır. Surenin kapsadığı başlıca esasları şöyle sıralayabiliriz:

Bu surede Peygamber Efendimiz, iki kıblenin peygamberi olarak vasıflandırılıyor. Yeryüzünde Allah (c.c.), İbrahimoğullarına iki mukaddes şehir ihsan etmişti: Mekke Hz. İsmail'e, Kudüs ise Hz. İshak'a. Hz. Peygamber'in hem Mekke’yi hem de Kudüs’ü kıble edinip Mirac ‘da her ikisinde de namaz kılması, Mescid-i Aksâ’da bütün peygamberlere imam olması, her iki mukaddes makamın bereketini kendisinde toplaması demektir.

İsra Sûresi'nde Allah (c.c.), İsrailoğullarına iki defa fesad çıkarıp ceza göreceklerini bildirdiğini; son olarak Hz. Muhammed'e tabi olmalarıyla tevbe kapısını açtığını buyurmaktadır. Hakikaten de önce Buhtunnasr, sonra da Romalıların istilasıyla sürülen bu topluluk, Hz. Muhammed'e (s.a.v.) tâbi olmayarak da kendi sonlarını hazırlamışlardır. Bazı Arap kabile reisleri dahi, onların İslam’a tabi olacaklarından korkmuşlardı. Ne var ki onlar, önemli bir fırsatı tepmiş oldular.

Medine'de ve Hayber’de başları ezilince Yahudiler, tekrar perişan duruma düştüler ve küfürleri aşılmaz bir inada dönüştü. Zira, Allah'ın ikazına kulak tıkayıp kendilerine bildirilen akıbete kendi elleriyle düşmeleri, onları korkunç boyutta bir kin ve inada sevk etti. Zilletin suçunu Allah'a yüklediler, acısını da insanlardan çıkarmak için asırlardır çalışıyorlar. Buğzları Allah'a, hasedleri ise Allah'ın ihsan ettiklerinedir.

Ayetler, müşriklere karşı son bir ihtar mânâsı da taşımaktadır.

Artık, müşriklerin hücumlarına karşı iyilikle mukabele devri geçiyordu. Hicrete müsaade veriliyordu. Kur'an'a inanmayan kafirlerin akıbeti kötü olacaktı:

"Ve onlar ki ahirete inanmazlar, onlara elîm bir azap hazırladık” (İsra /10)

“Biz, peygamber göndermedikçe azaba duçar etmeyiz. Biz, bir beldeyi helâke mâruz bırakmak istediğimiz zaman, oranın refah ve nimet içinde yüzenlerine emrimizi göndeririz; onlar da fıska dalarlar, azabı hak ederler. Biz de onu altüst ederiz.” (İsra /16)

“Onlar, Seni taciz ile az kaldı toprağından çıkaracaklardı. O takdirde, onlar da Senden sonra yerlerinde pek az bir zaman kalabilirlerdi. Senden önce gönderilen peygamberlerimiz hakkında takip ettiğimiz yol budur; bu yolumuzda hiç değişiklik göremezsin.” (İsra / 76)

Miracda İslam dininin mihveri (en önemli noktası) mesabesinde önemi haiz hükümler de teşri kılınmıştır. (Yasal hale gelmiştir).

İsrâ Sûresi'nde beyan edilen ve insanlığın kurtuluş ve huzuru için yegâne şartlar olan bu Rahmanî hükümler şunlardır:

1. Allah'a hiçbir surette şirk koşmayın.

2. Ebeveyne hürmet ve ihsan edin.

3. Akraba, yoksul ve yolda kalmışlara yardım edin.

4. İsraf etmekten ve cimrilik yapmaktan kaçının.

5. Fakirlik korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin.

6. Fuhuş ve zinaya yaklaşmayın.

7. Haksız yere kimseyi öldürmeyin.

8. Yetimlerin malına yaklaşmayın.

9. Ahdinize sâdık kalın.

10. Ölçü ve tartıda doğruluğa dikkat edin.

11. Bilmediğiniz şeyin ardına düşmeyin.

12. Yeryüzünde kibir ve gururla yürümeyin.

(Prof. Dr. Haydar Baş / Rahmeten Lil Alemin Hz. Muhammed / Genişletilmiş 17. Baskı /1. Cilt / Sayfa 291-311)

Bu haber 467 defa okunmuştur.

YORUMLAR

  • 0 Yorum
Henüz Yorum Eklenmemiştir.İlk yorum yapan siz olun..
Reklam
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR x
Masterchef Türkiye Kilis Bölümü Bu Akşam Yayında!
Masterchef Türkiye Kilis Bölümü Bu Akşam Yayında!
Zafer Bilik: “Başkanlığa Tekrar Adayım”
Zafer Bilik: “Başkanlığa Tekrar Adayım”