Değerli dostlarım. Geçtiğimiz günlerde yaşadığım bir olay sebebiyle bu reddiye çalışmasını yapmaya karar verdim.
Bir camide vaaz eden hoca; iman etmenin faziletlerini, ameli hataların ne kadar büyük olursa olsun af kapsamına alınacağını beyan eden bir sohbet etti. ‘Aslolan son nefeste iman ederek canını teslim etmektir. Bütün ömrünüz sâlih amelle geçse son nefeste iman etmediğiniz taktirde o amellerin hepsi boşa gidecektir.’ Şeklinde bir cümle kullandı. Elbette ilahi beyanlar bu doğrultudadır. Buna hiçbir itirazımız yoktur.
Sohbetinin sonunda hiç de gerek olmadığı halde örnek olarak Ebu Talib’in iman etmediği hakkında şu ifadeyi kullandı:
‘Bütün ömrü peygambere hizmetle geçen onu gözünden bile sakınan onun için her türlü fedakarlığa katlanan amcası Ebu Talip son nefesinde peygamberin ona ‘amcacığım gel şehadet getir sana şefaat edeyim kurtuluşuna vesile olayım’ demesine rağmen etrafındakilerin ve kabilesinin onu kınamasından çekinerek bu teklifi reddetti. Böylece bir ömür peygambere hizmeti boşa gitti ve O cehennemde yanacaktır. Onu peygamber bile kurtaramayacaktır. Çünkü peygamberin iman et davetini kabul etmedi.’
Aslında bu görüş Diyanet camiasının pınarından su içen neredeyse bütün diyanet vaazcılarının görüşüdür. Çünkü bu konuda fikrini sorduğum birkaç namaz memurunun (sözde imamın) görüşünün de bu ezberletilmiş görüş üzerine olduğunu yakinen biliyorum.
Bu iddiada bulunan namaz kıldıran imamla bir hukukumuz vardı. Bu sebeple onu uyarmak istedim. Ve bunun batıl bir iddia olduğunu söyledim. Bana sert bir tepki ortaya koyarak “sen peygamberin hadisini inkar mı ediyorsun. Ben sana bu konuda kitaptan belge getireceğim.” Dedi. Birkaç gün sonra bana Arapça bir Kur’an tefsirini getirerek bir şeyler söylemeye çalıştı. İfade aynen şöyle: “Büyük tefsir alimi falan filan ‘bu ayet Ebu Talib’in iman etmediğine delalet eder’ diyor. Bunu inkar edersen ayeti inkara gider bak kitapta böyle yazıyor.” Demesi beni çileden çıkardı.
Ona saygıda kusur etmeden şu ifadeleri kullandım:
“Değerli hocam, tefsir kişinin ayete getirdiği yorumdur. Yorumu, ‘kitapta böyle diyor’ diyerek bana sanki ayetmiş gibi sunmayın. Bu yaptığınız adeta Allah’a iftiraya girer. Yapmayın etmeyin kendi zanlarınızı ayet gibi kutsallaştırmayın. Madem öyle bende size delil getireyim dedim” ve bu reddiyeyi hazırladım. Kendisine sundum.
Bu belgeyi okumadan ‘anlaşılan sen hadisi inkar ediyorsun’ deyince ben ‘sizinle tartışmaya gelmedim sadece vebalden kurtulmak için size bilgi sunuyorum kabul edip etmemek sizin bileceğiniz bir şeydir.’ Dedim ve belgeyi kendisine sundum. Hala bana bir dönüş yapmadı.
Oradan ayrılıp elimde bir nüsha bulunan belgeyi bir başka namaz memuruna (cami imamına) sundum o da okumadan aynı saçmalıkları dile getirince bu konudaki yazıyı biraz daha geliştirerek kamuoyuyla paylaşmak istedim. Bu vesileyle güzel bir analiz yazısı oluştu. Bunu da siz değerli okurlarımla paylaşarak bu konuda bir belge oluşmasını murad ettik. Gayret bizden, tercih sizden, hidayet Allah’tandır.
Reddiyeye giriş:
Özellikle Sünni dünyasında İmam Ali Aleyhisselamın babası Ebu Talib hakkında son nefesinde iman etmediği hakkında yaygın bir iddia mevcuttur.
Bu iddianın temelinde İmam Ali Aleyhisselamın soyunu kirletmek niyeti yatmaktadır. Bu iddialar, Muaviye ve Yezitle başlayan fitne döneminden Ömer Bin Abdulaziz dönemine kadar, 85 sene Ehl-i Beyt’e hutbelerden lanet okuyan zihniyetin uydurmalarıdır. Allah’ın laneti Ehl-i Beyt’e lanet okuyanların üzerine olsun. Amin.
Ebu Talibin iman etmediğine delil olarak getirilmeye çalışılan bazı ayetlerin iniş yeri ve sebebine bakmadan bazı yorumcuların yorumunu delil almak gerçeğe uymaz. Tefsirlerde bazı ayetlere ya da Peygamber Hadislerine yapılan yorumlar bir meselede delil kabul edilmez.
Konunun önemini kavrayabilmek için bazı bilgileri aktarmak gerekiyor. Ameli olarak küfrünü ve isyanını açıkça beyan etmeyen birini tekfir etmek, yani onu dinsizlikle suçlamak ilahi sorumlulukları beraberinde getirir. Bu konuda birkaç hadisi şerif paylaşalım:
"Bir mü'mini küfür ile itham eden onu öldürmüş gibi olur." (Buharî, Iman 7; Tirmizî, Iman 16)
"Bir kimse Müslüman kardeşini tekfir ederse, küfür ikisinden biri üzerine döner."(Müslim, İman 26)
"Herhangi bir Müslüman diğer bir Müslümanı tekfir ettiğinde o kâfirse kâfirdir, değilse kendisi kâfir olur." (Ebu Davûd, Sünnet 15)
Küfrü sabit olmayan birini tekfir etmek kişinin imanını tehlikeye sokar.
Birinin küfrü hakkında uydurulan sözü onun hakkında delil kabul etmek de çok tehlikeli bir ameldir.
"Bu sözü söyleyen hüküm bakımından kâfir olmuştur. Yani, bütün amelleri boşa gitmiştir, karısı boş olmuştur, katli gerekmiştir, mirastan mahrum olmuştur... vb." demek doğru değildir. Belki; "Böyle tehlikeli bir zemine götürecek bir adım atmıştır, Islım bağına küfür ormanının dikenini dikmiştir. Derhal tövbe etmeli ve papatyaları kurutacak bu dikeni oradan söküp atmalıdır biçiminde anlamalıdır. Bu ifadenin sahibi bununla bizzat küfrü (Allah’ı kabullenmemeyi) kastetmiş olmadıkça kâfir sayılmaz (Karafi, el-Furuk, IV, 295). "Elfaz-i küfür" denilen bu sözlerin pek çoğu ile de "küfür" fetvası verilemez denilmiştir. (Tekmiletül-Furuk, 22)
Ömer Nasuhi Bilmenin bu konudaki görüşü:
"Bir kimsenin küfür mü, değil mi, diye tereddüt edilen bir işi, ya da sözü, doksan dokuz ihtimalle küfre yorulsa (hamledilse), bir ihtimalle de imana hamletme imkânı bulunsa biz onu imana hamleder ve o iş ya da sözüyle ona kâfir denilemeyeceğini söyleriz."
"Herhangi bir Müslümanın sözünü güzel bir vecihle tefsir ve tevil kâbil oldukça fena bir cihete hamletmek, ona göre fetva vermek câiz değildir. Hatta bir hususta küfrü müstelzim (gerektiren) birçok vecihler bulunduğu halde küfre münafi (zıt) yalnız bir vecih bulunsa, bu bir veche göre fetva verilmesi muvafık olur. Hakikat-i halin (işin gerçeğinin) neden ibaret olduğu ise ilm-i ilahîye havale olunur. [Bilmen, IV/8 (ed-Durru'l-Muhtâr, Hindiye ve Kâdihândan)]
Bu şüpheli kimseler hakkında bile bu kadar dikkatli davranmak gerekirken bu konuda zıt fikri savunan çok önemli fikirler varsa bu kişi İmam Ali Aleyhisselamın babası Peygamberin hamisi olan bir zat ise daha dikkatli davranmak gerekir.
Prof. Dr. Haydar Baş’ın fikirleri ışığında gerçekle buluşmak
Prof. Dr. Haydar Baş Ebu Talip hakkında Azerbaycan’daki tez hocasının tavsiyesi üzerine araştırma yapar ve gerçeğe ulaşınca kendi kitabında daha önce yazdığı bu bölümü kaldırır. İlim ehline yakışan tavır da budur. Ama maalesef bu devirde kendi görüşünün dışında görüş kabul etmeyen gerçekten çok kendi yanlışına delil arayan bir fikir fukaralığı çekilen çağı yaşıyoruz.
Bu konudaki gelişmeleri kendi kitabında (Rahmeten Lil Alemin /Prof. Dr. Haydar Baş / 256-275) açıkça beyan etmektedir. Şimdi müsaadelerinizle asıl konumuza girerek Prof. Dr. Haydar Baş Hocamızın kitabından alınan bölümleri aktaralım:
HÜZÜN YILI (M.620)
Üç senelik ablukadan kurtulmanın sevincini acı olaylar takip etti. Üst üste gelen acı hadiselerin ilki, Hz. Peygamberin dört yaşındaki en büyük oğlu Kasım’ın vefatı oldu. Allah Resulü, çok müteessir olmuştu. Oğlunun cenazesini taşırken karsısında bulunan Kuaykıan dağına; "Ey dağ! Benim başıma gelen şey, senin başına gelseydi, dayanamaz yıkılırdın" demesi bu derin teessürünün bir ifadesidir.
Henüz, Kısım’ın vefatının hüznü dağılmadan Allah Resulü, diğer oğlu Abdullah'ı da kaybetti.
Bu acı hadiseler sebebiyle Allah Resulü ve Müslümanların kalpleri kan ağlarken, müşrikler taziye etmek şöyle dursun, sevinçlerinden ne yapacaklarını şaşırıyorlardı. Hatta içlerinden Ebu Cehil ve As b. Vail işi daha da ileri götürerek: "Artık Muhammed ebterdir. Nesli kesilmiştir" diye alay edecek kadar küstahlaşmışlardı.
Bu lakaba oldukça alınan Allah Resulü’nü teskin etmek üzere Allah (c.c.), Kevser Suresi’ni inzal buyurdular: "Doğrusu, Biz Sana Kevser'i ihsan etmişizdir. Öyle ise Rabbin için namaz kıl kurban kes. Asıl ebter, şüphesiz Seni kötüleyendir."
Bir müddet sonra amcası Ebu Talib hastalandı. Artık ölüm döşeğindeydi. Allah Resulü, bir yandan kendisini korumak uğrunda her şeyini feda eden çok sevdiği amcasını kaybedeceğine üzülürken, bir yandan da Kelime-i Şehadet getirerek Müslüman olmasını istiyordu. Bu sebeple O, hastalığı boyunca amcasının başında pervane olmuş, defaatle kelime-i şehadete çağırarak; “Ey Amcacığım, gel sen'La ilahe illallah' de, onunla Sana ahirette şefaat edebileyim" teklifinde bulunmuştu.
Eserimizin bundan önceki baskılarında, yararlandığımız bazı Ehl-i Sünnet kaynaklarına dayanarak Ebu Tâlib'in Müslüman olarak ölmediğini açıklamıştık.
Kasas Sûresi 56. ayet ve Tevbe Sûresi 113. ayeti de delil olarak göstererek, yaptığımız bu hataları, Ebu Tâlib'in ruhundan ve vârislerinden özür dileyerek bu baskımızda düzeltiyoruz.
Prof. Dr. Haydar Baş bu konudaki yanılgının sebeplerini kendi eserinde şöyle dile getiriyor.
Öncelikle bizim de hataya düşmemize sebep olan asılsız isnatları inceleyelim.
1-Ebu Tâlib, ölmek üzere olduğunda, Resulullah yanına giderek, "Ey Amca, ‘La ilahe illallah' de ki, Allah nezdinde hüccet olsun' dedi. Orada hazır bulunan Ebu Cehil ve Abdullah b. Ebi Umeyye,
"Ey Ebu Tâlib, sen Abdulmuttalib'in dininden yüz mü çeviriyorsun?" dediler. Ebu Tâlib de bunun üzerine "Ben Abdulmuttalib'in dini üzereyim" dedi. Bunun üzerine Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu;
"Ben de nehy edilinceye kadar senin için dua edeceğim."
O zaman da şu iki ayet nazil oldu:
“Yakınları bile olsa, kendilerine hak açıklandıktan sonra müşrik olanlar için Allah'tan yarlıgama dilenmesi ne Peygamber ve ne de inananlar için doğru olmaz." (Tevbe, 113)
"Sen sevdiklerini hidayete erdiremezsin." (Kasas,56)
Ebu-l Futûh Razi bu rivayete cevap olarak şöyle yazıyor: “Bu rivayet batıldır. Zira, bu ayetler, Resulüllah’ın (s.a.v.) vefatına yakın bir zamanda nazil olmuştur. Halbuki Ebu Tâlib, çok önceleri ölmüştü.
Kaldı ki, rivayet edilen bu hadisin ilk bölümü ile, son bölümü arasında çelişki vardır: Abdulmuttalib'in dini üzere olduğunu söylemiştir. Abdulmuttalib ise Hanif üzere idi, Müslüman idi.
2- Zeyni Dehlan şunları kaydediyor: “Ahmed bin Hanbel, Tirmizi, Teyalisi, ibn-i Ebi Seybe ve Nesai'nin Hz. Ali'den rivayet ettikleri bu ayetin nüzul sebebi şuydu: İnsanlar, müşrik olan babaları için dua ediyorlardı. Bu yüzden mezkûr ayet nazil oldu. Bu hususu aynı şekilde İbn-i Abbas da rivayet etmiştir.”
3- Büyük müfessir Zemahşeri de söz konusu ayet-i kerimenin Ebu Tâlib hakkında nazil olduğu görüşünü reddediyor ve şöyle diyor:
"Ebu Tâlib, Hicret'ten önce ölmüştür. Bu ayetler ise Medine'de nazil olan son ayetlerdendir."
4- Ehl-i Sünnet kaynaklarında nakledilen bazı rivayetlerde, Resulüllah’a "Acaba Ebu Tâlib'e bir yararı dokundu mu; zira o, Seni himaye ediyor ve Senin için müşriklere gazap ediyor?" diye sorulunca, şöyle buyurdu:
"Evet, Ebu Tâlib, topuklarına kadar ateşten bir çukur içindedir. Eğer Benim şefaatim olmasa idi; muhakkak o, cehennemin en derin çukurunda bulunur idi."
Bu hadis uydurulmuştur. Seyyid Fehhar'ın naklettiği dört rivayette, imam Rıza ve imam Sâdık, bu hadisi reddetmiş ve onun yalan olduğunu açıklayarak Ebu Tâlib'in iman etmiş olduğunu söylemişlerdir.
Öte yandan yukardaki rivayette şefaat meselesi söz konusudur. Şefaat ise iman ve şehadete bağlıdır; kafirlere şamil olmaz.
5- İbn-i Hacer şunu kaydeder: "Eğer Ebu Tâlib Müslüman olsaydı Resulullah cenazesinde namaz kılardı."
Halbuki, Zeyni Dehlan gibi, birçok Ehl-i Sünnet âliminin de kabul ettiği üzere o zamanlar henüz cenaze namazı teşri (kural) olmamıştır.
Nitekim, bu yüzden Resulullah (s.a.v.), Hz. Hatice için de cenaze namazı kılmadı.
6- İbn-i Sa'd şöyle nakleder: “Ebu Tâlib Resulüllah’ın zamanında vefat etti. Câfer ve Ali ona vâris olmadı. Ama Akil ve Tâlib ona vâris oldu. Zira, Müslüman kafire mirasçı olamaz, kafir de Müslüman'dan miras alamaz."
Abdulcelil-i Kazvini, buna cevaben diyor ki: "Ehl-i Beyt mektebine göre, kafirler Müslümana vâris olamazlarsa da Müslümanlar kafirlerden miras alabilirler. Ali de Ebu Talib'e varis olmuştur. Kaldı ki, Ebu Tâlib'in kendisi de mü'min idi."
Not: Hz. Ebu Talip ile Hz. Hatice Mekke’de Cenneti Mualla mezarlığındadır. Peygamberimiz kendisine hamilik eden (kol kanat geren, hiçbir yardımını esirgemeyen) iki güzide insanın kabirlerinin yan yana olmasını kendisi tercih etmiştir. İlimden mahrum, hariçten gazel okuyanlara duyurulur…
Ebu Tâlib'in Müslüman olarak öldüğü ile ilgili güçlü delillere yer vermeden evvel, vefatına yakın bir zamanda verdiği hutbesini aktaralım.
imam Sâdık (a.s.) şöyle buyuruyor:
"Ebu Tâlib'in vefatı yaklaşınca Kureyş’in büyüklerini toplayarak onlara şu vasiyette bulundu:
Ey Kureyşliler, sizler insanlar arasında Allah’ın seçkin kulları, Arab’ın kalbi, yeryüzü ve harem ehli arasında Allah’ın hazinedarlarısınız. Sizin aranızda muktedir bir önder, cesur bir öncü ve eli açık bir bağışlayıcı bulunmaktadır. Sizlere Kâbe'yi tazim etmenizi tavsiye ediyorum ki, bunda Allah’ın rızası, rızkın devamı ve zorluklar karsısında direniş vardır. Sıla-i rahim yapınız. Zira, bu, ölümü erteler ve nüfusu çoğaltır. Zulmetmeyi terk ediniz ki, öncekiler de bu yüzden helak oldular. Davet edene icabet ediniz; hayat ve ölümün şerefi de bundadır. Sâdık olunuz ve emanete riayet ediniz.
Zira, bu ikisi sayesinde iftiradan korunur ve halk nezdinde değer kazanırsınız.
Sizlere Muhammed hakkında iyilik etmenizi tavsiye ediyorum.
Zira, Muhammed, Kureyş’in emini, Arapların doğru sözlüsü ve sizi davet ettiğim şeyleri ihya edendir. Muhammed sizlere öyle bir mesaj getirmiştir ki, kalp ve ruh bunu kabul etmekte; ama dil, kötüleyenlerin korkusundan inkâr etmektedir.
Allah'a and olsun ki, adeta musta'zaf halkın O'nun davetini kabul ettiğini, sözlerini tasdik ettiğini ve risaletinin kabul ettiğini görür gibiyim. Böylece Kureyş’in büyükleri hakir, evleri boşalmış ve zayıfları yücelmiş olacaktır. En büyükleri Peygambere en muhtaç olanı, en günahkârları da O'na en uzak olanlarıdır. Arap kavmi O'nu sevecek, topraklarını O'na verecek ve O'nu önder seçecektir.
Ey Kureyş kabilesi! Peygamberi seviniz, O'nu himaye ediniz.
Allah'a and olsun ki, O'nun yolunda ilerleyen kemâle erer ve hidayetine tâbi olan saadete kavuşur. Eğer sağ kalsaydım O'ndan bela ve zorlukları gidermeye çalışırdım." (Keşşâf) (Prof. Dr. Haydar Baş / Rahmetenlilalemin Hz. Muhammed / 1. Cilt / Sayfa 271)
Not: Ehl-i Beyt kaynaklarından haberi bile olmayan, Peygamberin pak soyunu devam ettiren 12 İmam’ın adını bile bilmekten uzak, sözde Sünni cenahın bu hutbeden haberi bile olmamıştır.
Sözde Sünni diyorum çünkü gerçek Sünni mezhep imamları Ehl-i Beyt taraftarıdır. “İmam Cafer Sadık, İmam Ebu Hanife'nin hem hocası, hem de kendisini istikamete koyan mürşididir.” (İmam Cafer Es Sadık / Önsöz, Prof.Dr. Haydar Baş, Trabzon/Nisan,2011) Bu sadece bir örnektir. Ehl-i Beyt gerçeğini anlamak için Prof. Dr. Haydar Baş’ın binlerce sayfalık Ehl-i Beyt Külliyatını okumak faydalı olacaktır.
Ebu Tâlib'in mü'min olduğu ile ilgili güçlü deliller mevcuttur:
1. Ebu Tâlib, Hz. Ali'ye, "Oğlum seçtiğin bu din nedir?" diye sordu. Hz. Ali (r.a.),"Baba, Ben Allah'a ve Resul’üne iman ettim. Peygamberin elçiliğini tasdik ettim. Allah için O'nunla namaz kıldım ve kendisine tâbi oldum" dedi.
Ebu Talib ise, kendisine cevaben şöyle buyurdu: "iyi bil ki, Peygamber Seni iyilikten başka bir şeye davet etmemiştir. O halde O'na tâbi ol."
2. Şeyh Müfit şöyle demiştir: "Ebu Tâlib'in iman ettiğinin bir delili de oğlu Ali ve Cafer’e Resulüllah’a itaat etmelerini emretmesidir."
3. Ebu Tâlib, kardeşi Hamza'ya da Resulüllah’a (s.a.v.) yardım hususunda şöyle buyurdu:
"Ey Hamza! Ahmed'in dininde sabırlı olmak gerekir. Bu dine yardımcı ol ki, bu sabır sayesinde tevfik kazansın. Rabbinden hak ile geleni savun. Bu yolda sâdık ve azimli ol. Hakkı asla gizleme...
'O'na iman ettim' demen beni çok sevindirdi. O hâlde Allah için Resulüllah’a yardımcı ol."
4. Ebu Tâlib, Kureyş’in, Resulüllah’ı (s.a.v.) öldürmeye kesin karar kıldığını duyunca şöyle dedi:
"Allah'a and olsun ki, beni defnetmedikleri müddetçe Sana dokunamazlar. Sen benim hayrımı dileyerek davet ettin, Sen sadıksın (söylediğin doğrudur) ve eminsin. Sen dinlerin en hayırlısını getirdin."
Ebu-l Futüh Razi bu hususta şöyle diyor: "Bu sözler, Ebu Tâlib’in imanını açıkça göstermektedir. Zira ‘Sana iman ettim ve Seni tasdik ettim' sözü ile 'Sen sadıksın' sözü arasında fark yoktur."
5. Ebu Tâlib, vefat anındaki vasiyetinde şöyle demektedir:
"Ey Kureyş kabilesi, Peygamberi seviniz, O'nu himaye ediniz. Allah'a and olsun ki, O'nun yolunda ilerleyen kemâle erer ve hidayetine tâbi olan saadete kavuşur. Eğer sağ kalsaydım O'ndan bela ve zorlukları gidermeye çalışırdım."
6. Ebu Tâlib vefat edince Hz. Ali (keremullahu veçhe) Hz. Peygamberin (s.a.v.) yanına gelip babasının vefatını bildirdi. Resulallah, bu haberi duyunca çok üzüldü ve Hz. Ali'ye (r.a.) söyle buyurdu: "Git, O'nun gusül ve kefenleme işlemlerini yap ve bir tabutun içine koyduğun zaman Bana haber ver."
Resulullah (s.a.v.) Ebu Tâlib'in cenazesinin yanına vardığında keder ve üzüntü içinde şöyle buyurdu:
"Ey Amca, seninle akrabalık ilişkim vardı. Allah tarafından mükâfatlandırılacaksın. Beni çocukken terbiye ettin, büyüdüğümde Bana yardımcı oldun." Daha sonra da halka dönerek şöyle buyurdu:
"Allah'a and olsun, amcama öyle bir şefaatte bulunacağım ki, ins ve cin topluluğu şaşıracaktır."
7. imam Sâdık (r. aleyh) şöyle buyuruyor:
"Cebrail, Resulüllah’a (s.a.v.) gelerek şöyle dedi: ‘Ey Muhammed, Rabbin Sana selam gönderiyor ve "Seni dünyaya getiren sulbe, Sana hamile kalan kadına ve Seni yetiştiren ve sorumluluğunu üstlenen şahsa ateşi haram kıldım’ buyuruyor.
Sonra şöyle devam etti: "Mezkûr sulb, baban Abdullah b. Abdulmuttalib'dir. Ve Sana hamile olan Amine bint-i Vehb'tir. Ve seni terbiye eden ise Ebu Tâlib’dir." (Prof. Haydar Baş / Rahmetenlilalemin Hz. Muhammed / 1. Cilt / Sayfa 272-273)
(Devam edecek…)
Ebu Tâlib’in iman etmediği hakkındaki iddiaya reddiye -7-
Prof. Dr. Haydar Baş’ın Rahmetenlilalemin eserinden bu konuda derlediğimiz bilgilerin son kısmını da paylaşarak bu makaleyle birlikte reddiyemizi tamamlayalım:
Peki, zayıf ve meçhul rivayetlere dayanılarak yapılmak istenen nedir?
İslam araştırmacılarına göre Ebu Tâlib'e yapılan bu haksızlığın sebebi, Ben-i Ümeyye'nin Hz. Ali'ye olan düşmanlığıdır. Muhalifleri, Ali'ye (r.a.) dil uzatamayınca babasına saldırma yoluyla Hz. Ali'nin makamına gölge düşürmeye çalışmışlardır.
Allah’ın Sevgilisi, Ebu Tâlib'in vefatından üç gün gibi kısa bir süre sonra da hanimi Hz. Hatice'yi kaybetti. Teslimiyeti, itaati muhabbet ve merhametiyle Allah Resulü'nün kalbinde taht kuran Hz. Hatice'yi kaybetmek, Allah Resulü’nü derin bir teessüre boğdu. Ona karşı müstesna bir sevgisi vardı. En büyük destek ve tesellicisi idi. Vefatından sonra dahi onu hiçbir zaman unutmadı ve rahmetle andı. Öyle ki, Hz. Aişe, hayatta olmadığı hâlde en çok Hz. Hatice'yi kıskandığını itiraf etmiştir. Allah Resulü'nün su sözü onun indallahda ve Mü’minlerin gönlünde ne kadar ulvi bir yeri olduğuna delalet eder: "Kendi zamanındaki kadınların hayırlısı İmran’ın kızı Meryem idi. Bu ümmetin kadınlarının hayırlısı da Hatice'dir.”
Doğmadan önce babasını, altı yaşındayken de annesini kaybederek öksüz ve yetim kalan Allah Resulü, amcasını ve hanımını kaybetmekle belki de ikinci kez öksüz ve yetim kalmıştı. Yüklendiği bu çile ve hüzün dolu hadiselerden ötürü bu yıla ‘Hüzün Yılı’ denmiştir.
(Prof. Dr. Haydar Baş / Rahmetenlilalemin Hz. Muhammed / Genişletilmiş 17. Baskı / 1. Cilt / Sayfa 267-275)
Sonuç:
Ne garip tecellidir ki bu zihniyette olanlar, Muaviye ve Yezit gibi Allah’ın, Peygamberin ve Ehl-i Beyt’in düşmanı olan ömürleri boyunca Peygamber soyuna dünyayı dar eden katilleri cennete sokmak için binbir bahane uydurmaktaki maharetlerini Hz. Ebu Talip için kullanamamaktadırlar.
Halbuki Ebu Talib, Peygamberin (s.a.a.) çocukluğundan itibaren ona hamilik eden, onu evinde ve kucağında yetiştiren, ikinci anam dediği Hz. Fatıma Bint Esed ’in kocasıdır.
Hz. Ali Aleyhisselamın babası Ebu Talib bütün ömrü peygambere hizmetle geçirdiği ve iman ettiğini peygamber lehine gizlediği için onun iman etmediğine ve ateşte yanacağına deliller uydurmakla uğraşmaktadırlar.
Araplarda kabilecilik din gibi kutsal bir gelenekti. Bu sebeple Peygambere iman ettiğini gizleyerek onu kabilecilik anlayışından dolayı koruma kalkanına almıştır. Bu ilahi tecelliyi görmeye çalışmak yerine onun temiz cefakâr vefakâr bir iman ehli olduğunu kabul etmeyenler yarın huzuru mahşerde hesapta zorlanacak ve belki de cehaletleri ve kör inatları yüzünden cezaya çarptırılacaktır.
Son sözümüz şu olsun: Ebu Tâlib’in iman etmediği zannına kapılanlar, cehaletten ve kör inadından bir an önce dönüp onun pak ruhundan özür dilesinler.
Hatırlatmak ve gayret bizden, tercih sizden, hidayet Allah’tandır. Vesselam…









