• Künye
  • İletişim
  • Çerez Politikası
  • Gizlilik İlkeleri
Anasayfa
  • Ekonomi
  • İslam
  • İlçeler
  • Kilis Güncel
  • Ulusal Kongreler
  • Analiz
  • Eğitim
  • Siyaset
  • Vefat
  • Spor
  • Bitki Rehberi
  • Güncel Haberler
  • Kültür & Sanat Teknoloji Sağlık Dünya Türkiye Videolar
  • Ara
SON DAKİKA:
13:06
KEPEKÇİ: “15 TRİLYONLUK BORCA RAĞMEN VATANDAŞ RAHATLAYAMIYORSA SİSTEM İFLAS ETMİŞ DEMEKTİR”
11:28
Altın Fiyatları 23 Haziran 2026
11:28
Dolar - Euro - TL Kuru 23 Haziran 2026
Video Galeri Foto Galeri Yazarlar Üye Paneli
A
Büyüt
A
Küçült
  1. Haberler
  2. Kilis Güncel
  3. EKONOMİDE DEVRİM (1)
Kilis Güncel
Yayınlanma: 10 Aralık 2005 - 00:53
Güncelleme: 08 Mayıs 2013 - 12:26

EKONOMİDE DEVRİM (1)

Kilis Güncel
10 Aralık 2005 - 00:53
Güncelleme: 08 Mayıs 2013 - 12:26
TAKİP ETTAKİP ET
Yazdır
A
Büyüt
A
Küçült
EKONOMİDE DEVRİM (1)
İstanbul’da halkımızın yoğun katılımıyla gerçekleştirilen ve iki gün süren Uluslararası Milli Ekonomi Modeli Kongresi’nde, ilim, fikir, düşünce adamları tarafından tarihe önemli ve devrim niteliğinde kayıtlar düşüldü. Kongrenin bir dönüm noktası olma özelliğine dikkat çekildi.

Artık dünyanın ezberi bozuluyor. Bugüne kadar insanlığa dayatılan sosyalizm ve kapitalizmden başka bir yol olduğu görülmüştür.

Artık ödenmez gibi gösterilen borçlarımız nasıl ödenecek?

Yeniden bağımsızlığımıza nasıl kavuşacağız, kainat milleti, kainat devleti nasıl olacağız sorularının cevabı için Prof.Dr. Haydar Baş beyin Uluslararası Milli Ekonomi Modeli Kongresinin kapanış konuşmasını veriyoruz.


İstanbul’da halkımızın yoğun katılımıyla gerçekleştirilen ve iki gün süren Uluslararası Milli Ekonomi Modeli Kongresi’nde, ilim, fikir, düşünce adamları tarafından tarihe önemli ve devrim niteliğinde kayıtlar düşüldü. Kongrenin bir dönüm noktası olma özelliğine dikkat çekildi.

Artık dünyanın ezberi bozuluyor. Bugüne kadar insanlığa dayatılan sosyalizm ve kapitalizmden başka bir yol olduğu görülmüştür.

Artık ödenmez gibi gösterilen borçlarımız nasıl ödenecek?

Yeniden bağımsızlığımıza nasıl kavuşacağız, kainat milleti, kainat devleti nasıl olacağız sorularının cevabı için Prof.Dr. Haydar Baş beyin Uluslararası Milli Ekonomi Modeli Kongresinin kapanış konuşmasını veriyoruz.

5000 yıllık tarihiyle, 1400 yıllık Türk-İslam Medeniyeti ile ve 82 yıllık Cumhuriyet birikimiyle Türkiye Cumhuriyeti laik, demokratik hukuk Devleti ve Türk Milleti, Avrupa ve Asya kıtalarının kesiştiği en tarihi ve stratejik bölgede yer almaktadır.

Siyasi, ekonomik ve sosyal çatışmaların merkezinde ve hedefinde olduğu halde, tarihinden ve inancından aldığı güçle dimdik ayaktadır ve aynı zamanda tüm Türk-İslam dünyasının ve dünyanın mazlum milletlerinin son umududur.

Var olduğu günden bu yana Türk Milleti, kendisini yükselten ve yücelten tarihi misyonuna sahip çıktığı dönemlerde insanlığa adaleti ve insan haklarını doya doya yaşatmış, teknolojiyi ve medeniyeti öğretmiştir.

21. yüzyıl Ulusal Egemenlik kavramının değiştiği bir yüzyıldır. Nitekim küreselleşmenin ideologlarından John Naisbitt şu yaklaşımı sergiliyor:

“Büyük şirketlerin özerk ve küçük ünitelere bölünerek, daha iyi çalışabileceklerini görüyoruz. Aynı durum, ülkeler için de geçerlidir. Eğer dünyayı tek pazarlı bir dünya haline getireceksek, parçaları küçük olmalı…”

Asırlar boyu sinsi bir şekilde yürütülen siyasi,kültürel ve sosyal faaliyetlerin sonucunda yok olma tehlikesi ile karşı karşıya gelen Milletimiz, verdiği İstiklal Savaşı neticesinde Mustafa Kemal Atatürk'ün önderliğinde Kuvay-ı Milliye ruhu ile kendine dönmüş, bağımsızlığına kavuşmuş ve özgürlük mücadelesi veren milletlere örnek olmuştur.

Atatürk, 1 Mart 1922’de yaptığı Meclis açılış konuşmasında şöyle diyordu: “Her şeyden önce milli amacımız olan bağımsızlığımızı sağlamaya ulaşmaktan başka bir şey düşünemeyiz. Bu nedenle de bizce önemli olan mali gücümüzün, bu sonucu sağlamaya yeterli olup olmayacağıdır.

...Memleketimizin gelir kaynakları, milli davamızın güvenle sonuçlandırılmasına yeterlidir. Yoksunluklar içinde olsa da milli gücümüz, bugüne kadar olduğu gibi, dış devletlerden borç almadan memleketi yönetecek ve amacına ulaştırabilecektir.”

Mustafa Kemal, yeni kurulan devletin “tam bağımsız” olabilmesi için “ekonomik bağımsızlığın” şart olduğunu özellikle vurgulamış, kapitülasyonları kaldırmıştır. 1923'te İzmir'de İktisat Kongresi düzenleyerek Milli ekonomiyi canlandırmaya çalışmıştır. Kongrede, “ulusal bağımsızlık ilkesi”nden kesinlikle vazgeçilmeyeceği ve bu ilke içinde kalkınmanın gerçekleştirileceği kararlaştırılmıştır.

Yani bağımsızlık ile kendi ayakları üzerinde durabilen bir ekonomi arasında direkt bir bağ vardır.

Devletimizin kurucusu Atatürk'ün döneminde, yani 1938'e kadar çeşitli sahalarda kalkınma plan ve projeleri uygulanmış ve çok büyük başarılar elde edilmiştir.

Bu dönemde kalkınmada uygulanan Milli Model ile ülkemiz Belçika’ya uçak ihraç edecek seviyeye ulaşmıştır. Fakat Atatürk'ten sonra ülke tekrar siyasi, kültürel, ekonomik vs. topyekün bir kuşatma altına alınmış; Batılı devletler, Mustafa Kemal döneminde hayata geçiremedikleri SEVR projesini AB ve IMF yoluyla gerçekleştirmeye başlamışlardır.

Uluslar arası şirketlerin devletimizin bütçesine yön verdiği IMF ve Dünya Bankası kıskacında ülkemizin kaynaklarının ve her türlü imkanlarının kullanıldığı, özelleştirmenin, KİT’lerin satışının, Uluslar arası Tahkim’in, tahdit kanunlarının ve AB’ye uyum adı altında çıkarların yasaların hayata geçirildiği bir süreçte Türkiye, hakikatte “bu küçük parçalara ayrılma projesi”ni yaşamaktadır.

Ekonomik bağımsızlığın, devletlerin bağımsızlığında gün geçtikçe daha belirleyici bir esasa dönüştüğü bir dünyada yaşıyoruz.

Ülkelerin, borçlandırma yöntemiyle borç veren güçlerin boyunduruğuna girmesini siyasi, sosyal, kültürel, vs. tavizlerin izlediği yeni bir silahsız savaş dönemi yaşamaktayız.

Uzun zamandan beri süregelen ülkemizdeki temel sıkıntılar, giderek kangrenleşmektedir. İşsizlik ve yoksulluk artmakta, eğitim, sağlık ve adalet kurumları fonksiyonlarını maalesef yerine getirememektedirler. İnsanımızın kendine güveni azalmakta, inkültürasyon faaliyetleri Milli kimliği de yok etmektedir.

Ümitsizlik ve güvensizlik had safhaya çıkmıştır. Ülkemiz acımasız küresel siyasi ve ekonomik politikalar karşısında adeta ezilmektedir.

Ekonomik mânada sınırların önemini yitirdiği günümüzde; küresel dünyaya hakim olan güçlerin, az gelişmiş veya gelişmekte olan ülkelere empoze ettiği ilk fikir “ulus-devlet anlayışının artık gereksiz olduğu”dur.

Bunun bir yansıması olarak Türkiye’de işleyen mekanizmalarla korunması gereken ve Anayasa’nın 6. Maddesinde yer alan “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” hükmü, adeta yeniden ve Atatürk’ün belirlediği ilkelerinin dışında bir mana kazanmaktadır.

Ulus-devlet fikrini yitiren halklar, dışarıdan gelecek görünen tehditlere ya da gizli her türlü tehlikeye açıktır ve çaresizdir. Çok ağır şartlara bağlanmış borçlar, yardım adı altındaki siyasi tavizler, yabancı yatırımın önündeki tüm engellerin kaldırılması, bunlar arasında sayılabilir. Bu yollarla yapılmak istenen ise, bağımsızlığı ortadan kaldırmaktır. Bu süreçte milleti ve toplumun refahını düşünen olmayacağı da ortadadır.

Küreselleşme oyunuyla dünyaya hakim olmak isteyen sanayileşmiş devletler, az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin kaynaklarını kendi çıkarları için kullanmaktadırlar.

Zaten küreselleşmenin maksadı, az gelişmiş ve gelişme sürecindeki dünya ülkelerinin her türlü kaynaklarının küresel güçler tarafından sömürülmesi ve ülkelerin her alanda teslim alınmasıdır.

Dünyaya hükmeden Kapitalist ekonomilerin bugün uygulanan kurallarında “doğal seleksiyon” olarak ifade edilen “güçlünün zayıfı ezdiği kuralı”nın vahşice işlediğini görmekteyiz. Gelinen noktada emperyalist bir sömürü aracına dönen ekonomi sistemlerinde halkların refahı ve ülkelerin kalkınması yalnızca sözde kalmaktadır.

2. Dünya savaşından sonra ortaya atılan yardım politikaları, az gelişmiş ülkelerin kalkınma çabalarında kendine yer bulmuştur.

Halbuki kalkınma hareketlerini dış sermaye yatırımlarına bağlayan az gelişmiş ülkeler, yabancı sermayenin gelmesi için istenilen her şeye boyun eğerler. Buna, yabancı yardımları almak için “ulusal haklardan vazgeçmek” ve “ülkeyi satma noktasına getirecek anlaşmalara evet demek” de dahildir.

Yeni dünya düzeninde bunun yolu olarak, az gelişmiş ülkeler, özellikle 2. Dünya savaşından sonra dış borçlanmaya dayalı kalkınma projelerini uygulamaya teşvik edilmektedir. Bu ülkelerin içine düşürüldüğü borç batağı ile, dış destekli ekonomi programları çerçevesinde tarım, sanayi, maliye vb. alanlarda yapılan sözde reform önerileri ile yerine getirilmesi gereken bir yığın siyasi ve sosyal talep ortaya çıkmıştır.

Dışarıdan alınan kredilerin hepsi şartlara bağlıdır. Şirketler ise dış kaynaklı devlet borçlarının büyük bölümünü teşvik adı altında satın alırlar.

Devlet, dış borçlarını ödemeye çalışırken; uluslar arası şirketler ülke içinde yaptıkları yatırımlarla büyük kârlar elde ederler.

Böylece devlet ve millet borçlanırken, borcu veren ve kâr elde eden yabancı şirketler ve yerli ortakları olurlar.

Küresel dünyada büyük sermaye sahipleri, üretimden ziyade "parayla para kazanma" metodunu uygulamaktadırlar. Bu yöntemle, “büyük oranda riskli ve zahmetli kazanmaya dayalı olan üretim”den çekilmişlerdir.

Bu şirketler, üretimlerini, emek ve kaynağın çok ucuz olduğu ülkelere yaptırmaktadırlar. Çünkü üretim yapan geri kalmış ülkelerin para ve sermaye piyasalarında “para spekülasyonlarıyla para kazanmak” daha kolaydır

Yeni dünya düzeninde sömürü yönteminin adı ve adresi “uluslararası şirketler”dir. Bugün 300 uluslar arası şirketin varlıkları toplamı, tüm dünyadaki üretim varlıklarını % 25’ini oluşturmaktadır. Dünya ticaretinin % 65’ini 500 büyük şirket denetlemektedir.

Türkiye’de uluslar arası bir şirketin ortak olmadığı holding yok gibidir. Bu şirketler, dış yatırımlar için gerekli sermayenin çok küçük bir bölümünü kendi imkanları ile sağlarken, % 85-90 gibi önemli kısmını ise sermaye ihraç edilen ülkenin kaynaklarından temin ederler.

Şu örnek bile, Türkiye’deki uluslar arası şirketlerin milletin ve devletin kaynaklarını kendi çıkarlarına kullandığını ispat için yeter de artar: 1973 yılında ülkemizde faaliyet gösteren yabancı şirketler, yatırım sermayelerinin % 81’i kadar borçlanmışlar ve bu borçlanmanın % 96’sını Türkiye içinden yerel kredilerle sağlamışlardır

Gelinen noktada, paradan para kazanmak maksadıyla dünyada serbest dolaşan para miktarı, dünya ticaret hacminden neredeyse 20 kat daha büyük bir rakama ulaşmıştır. Bu kadar büyük paraların yıkıcı ve spekülatif etkileri ise malumdur.

Bu sebeple IMF, gelişmekte olan Türkiye gibi ülkelere ekonomik programlar tavsiye etmektedir.

Ancak tavsiye edilen programların amacı, ekonomimizi istikrara kavuşturmak değil, küresel sermaye gruplarının ülkemizin pazar ve kaynaklarını ele geçirmesidir. IMF'nin, en stratejik ve kârlı kurumlarımızın özelleştirilmesini istemesinin sebebi budur.

Bu süreçte ise “güçlü devlet”, ciddi bir engel teşkil etmektedir.

Küresel sermayenin, az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerden Dünya Bankası ve IMF kredileri karşılığındaki istekleri sadece verdikleri paranın geri iadesi olmamaktadır. Verilen krediler, tarım ve hayvancılığı bitiren, ülke halklarını aç bırakma noktasına getiren ağır kalkınma programlarının da uygulanmasını şart koşmaktadır.

Nitekim bu talepler Türkiye’nin de önüne konmuştur. Son dönemde Türkiye’de çıkarılan Şeker yasası, Tütün yasası, tarım ürünlerinin ekimine yönelik Tahdit kanunları vs. kısıtlamalar ile çiftçi çok zor durumdadır.

Destekleme alımlarını kaldırılması, düşük faizli tarımsal kredi uygulamalarının kaldırılması, sübvansiyonların kaldırılması ile zaten toprağa tohum atmaz hale gelen çiftçi; ektiğini de pazar bulamadığı için satamaz noktaya getirilmiştir. Şeker pancarı, tütün, buğday, şeftali, incir, kayısı vs. ürünler çiftçinin elinde kalmaktadır.

Aynı durum havancılık için de geçerlidir.

Global ekonomi anlayışında özelleştirme konusu da, yabancı sermayenin bir ülkeye girmesi için önemle istenilen bir şarttır. Ülkemizde kâr getiren kamu kurumları, ederinin çok altında değerlerle satılmaktadır.

ERDEMİR, PETKİM, POAŞ, TÜPRAŞ, SÜMERBANK, KÜMAŞ, ORUS, ET VE BALIK KURUMU, SEK, TOFAŞ, THY… bunlar arasındadır.

Üstelik özelleştirme konusunda Türk hükümetinin değil, Dünya Bankası’nın söz sahibi olduğu da çekinilmeden açıklanmaktadır.

1995 yılında dönemin Özelleştirilme İdaresi Başkanı Ufuk Söylemez, PTT’nin T’sinin satışı ile ilgili olarak şunları söylemişti: “Telekomünikasyon hizmetleri, Dünya Bankasının istekleri ve koordinasyonları doğrultusunda, tüm dünyada kabul edilmiş uluslar arası yöntemlerle özelleştirilecektir. Biz burada Dünya Bankası ve danışman Firmanın öngördüğü yöntemler dışında hareket edemeyiz.” (Bkz. Cumhuriyet, 03.06.1995)

Özelleştirme İdaresi başkanlarından Uğur Bayar ise, “Biz, IMF her geldiğinde söylediğimiz resmi tutturmuş durumdayız. Bu yılın birinci çeyreğinde şunlar olacak dedik oldu. İkinci çeyreğinde şunlar olacak dedik oldu. Üçüncü çeyrek için öngörülen THY ve ERDEMİR’in sürecinin başladığını da görüyorlar….” diyor ( Bkz, Hürriyet, 29.06.1998)

Türk Milletinin menfaatlerini zerre kadar gözetmeksizin, tamamen dışarıdan gelen baskılarla yapılan özelleştirmelerde verilen rakamlar kurumların adeta peşkeş çekildiğini göstermektedir. Mesela, Petrol Ofisi Anonim Şirketi POAŞ, 3 Mart 2000 günü 1 milyar 260 milyon dolara satılmıştı.

Yetkililer, aynı tesisin kurulması için 8 milyar dolara ihtiyaç olduğunu belirtmektedir. POAŞ’ı alanlar, peşin ödemek zorunda oldukları miktarın ¾’ünü satın aldıkları kurumun kasasında bulunan para ile ödemişlerdir.

1998’de Turkcell ve Telsim’e cep telefonlarını işletme hakkı, 25 yıllık bir süre için verilmiştir. 500’er milyon dolara yapılan bu anlaşmadan sonra iki firma, sabit ücret adı altında aldıkları paralar ile ödemeleri gereken bedeli 2 yıl içinde vatandaştan toplamışlardır.

Özelleştirmelerde binlerce işçinin ve kalifiye insanının işsiz kalması da Türkiye’nin bir diğer acı fotoğrafı olmuştur.

İşte bu küresel oyunlar neticesinde getirildiğimiz durum şöyledir:

1- Bugün ülkemizde vergi gelirlerinin tamamı, iç ve dış borçlarımızın faizlerini dahi karşılayamaz durumdadır.

2- Ülkemiz, “yüksek faiz – döviz – borç” kısır döngüsü içindedir.

3- Ülkemizin TELEKOM, PETKİM, TÜPRAŞ gibi yüksek kar getiren kuruluşları, değerinin çok altında fiyatlar karşılığında özelleştirilmiştir.

4- Piyasalarda tedavülde olan yerli para miktarı yeterli değildir. Ekonomideki bu açığı Merkez Bankası’nın kapatmasına karşı olanlar, bu işleri bankaların çek ve plastik para denilen kredi kartlarıyla yapılmasını istemektedirler. Piyasada para yerine kullanılan bu araçlarla, bankalar faiz işleterek yeni bir kazanç kapısı elde etmektedirler.

5- Devlet borç yükünü çevirmek için Hazine ihaleleri ile bankalara başvurmaktadır. Yani özetle devletin para basma vazifesini yerine getirmemesi, kaynakları haksız bir şekilde bankalara ve parayla para kazanan küresel sermaye gruplarına aktarılmasına sebep olmaktadır.

6- Türkiye’de devlet piyasanın ihtiyacı olan emisyonu sağlayamadığı için, ABD Merkez Bankası para basarak Türkiye’deki bu açığı gidermekte ve böylece yabancı para birimleri milli paramızın yerini almaktadır.

Uzun yıllardır ülkemizde başa gelen hükümetler, ekonomi yönetimini IMF’ye devretmişlerdir. Seçim vaatleri arasında yer alan “IMF ile yola devam” sözleri bugün Türk halkının yaşadığı geçim darlığının ana sebeplerindendir.

4 Ocak 1998 yılında LOS ANGELOS TIME’da yayınlanan bir araştırmaya göre, IMF’den uyum kredileri ile borç alan ülkelerden % 54’ünün durumunun kötüleştiği % 36’sının da tamamen bozulduğu ifade edilmiştir

Türkiye, Dünya Bankasının 1998 yılında yaptığı bir araştırmaya göre, 133 ülke içinde GELİR DAĞILIMI EN BOZUK ilk 25 ülke arasında yer almaktadır.

Türk Ekonomisi, 1999 yılında Cumhuriyet tarihinin en büyük küçülmesini yaşamıştır.

1999 yılında IMF, Türkiye’ye mali destekli yeni bir anlaşma yapılabilmesi için Türkiye’nin Bankalar Yasası, Sosyal Güvenlik Yasası, Uluslar arası Tahkim, Özelleştirme… gibi sözde reformlarını yapması gerektiğini bildirmiştir.

Yerine getirilen bu sözde reformlar ile Türk halkı hızla yoksullaşırken, uluslar arası şirketler ile onların ortaklığı olan holdingler büyük kârlar elde ediyorlardı. Çıkarılan yasalarla beraber devlet zarar etmekte, kâr getiren kurumlar satılmaktaydı.

Borçların karşılanması için halktan devamlı yeni vergiler alınmasını tavsiye eden IMF yetkilileri, uluslar arası şirketlerin önündeki tüm sıkıntıları kaldırmaktaydı.

Uyuşmazlıkların çözümünde Türk mahkemelerine değil de, “yabancı hakem”e gitme zorunluluğunu getiren TAHKİM uygulamasının ülkemizde kanunlaştırılması da kapitalist düzenin ülkeler üzerinde söz sahibi olmasının önünü açmaktadır.

Tahkimi Anayasa’ya koyan 57. Hükümet, 4501 sayılı yasa ile Tahkim’in geriye dönük olarak işletilmesini de kanuna bağlamıştır.

1998 yılında Meksika halkı ile ABD’li bir şirket arasında geçen bir hadise, yabancı sermayenin bir ülkeye girmeden önce neden Tahkim’i şart koştuğunu göstermektedir:

Meksika’da faaliyet gösteren ABD’li ETHYL CO. (ETİL KO) firması, kimyasal atıkları içme suyuna karıştırıyordu. Halkın tepkisi ile mahkemeye intikal eden olayda, Meksika hükümetinin Tahkimi kabul etmesi sebebiyle konu, Uluslararası Tahkim’e götürüldü.

Uluslararası Tahkim, yerel mahkemelerde dava açılarak Tahkim anlaşmasına uygun davranılmadığı gerekçesiyle, suyu zehirlenen halkı değil, firmayı haklı görmüştür.

2000 yılında IMF vereceği borç paranın karşılığında “Ek Niyet Mektubu” adı altında Türkiye’den neredeyse SEVR’den daha ağır şartları yerine getirmesini istedi.

57. Hükümetin kabul ettiği bu şartlar arasında Türk Telekom, THY, Makine Kimya Endüstrisi, Tekel, Şeker fabrikalarının özelleştirilmesi;

Elektrik Piyasası kanunu, Şeker kanunu, TEAŞ kanununun belirlenen zamanda çıkarılması; tarımda sübvansiyonların kaldırılması, vergilerin arttırılması, buğday destek alımlarının sınırlandırılması, tahıl stoklarının düşürülmesi, memur maaş zamlarının tüm yıl içinde % 10’u aşmaması şartları vardı. Bunların hepsi bir bir yerine getirilmiştir.

Görüldüğü gibi IMF, yalnızca para satan uluslar arası bir kuruluş olmanın çok ötesindedir. Türkiye’ye verdiği borçların karşılığında istediği siyasi, sosyal, ekonomik pek çok taviz vardır.

Ve ilerde izah edeceğimiz yolların uygulanması yerine, para bulmanın tek yolu olarak IMF’yi gören hükümet aslında ülkemize ve insanımıza yarardan çok zarar vermektedir

Yukarıda bazı konu başlıklarıyla ele aldığımız tablo bugünün Türkiye gerçeğidir. Ülkemiz, iç ve dış borçları 400 milyar dolara baliğ olmuş, ekonomi yönetimi IMF’ye teslim edilmiş, üretimini nerdeyse sıfırlamış, tarım ve hayvancılığı bitmiş, yer altı kaynakları yabancılara satılmış vaziyeti ile gerçekten Kurtuluş savaşından daha ağır şartlar altındadır.

Bu tabloda gerçekten ezilen ve hakları elinden alınan kesim Türk Milletidir. Hiç hak etmediği halde mağdur olan Türk halkıdır.

Kapitalist anlayışta çarkların dönmesi için, yani belli çevrelerin para kazanabilmesi için ülkelerin ve halkların bu hale getirilmesi sistemin bir gereğidir.

Siz eğer bu manzara ile karşılaşmak istemiyorsanız, başka bir sistemi hayatınıza geçirmek zorundasınız.

Konuşmamıza başladığımız zaman değindiğimiz gibi, ekonomik bağımsızlığın sağlanması ve ulus-devlet anlayışının muhafazası, bağımsız bir devlet olmak için bir zorunluluktur.

Ancak böyle bir ülkede millet yararından ve refahından bahsedilebilir.

Kapitalist ekonomi anlayışında ise bunlar neredeyse imkânsızdır.

Bir grup sermaye sahibi, dünya üzerinde hakimiyet kurmuşken, kendi menfaatlerinin dışında bir düşünceye hak tanımalarına imkan yoktur.

O halde Türk Milletinin ve aslında kapitalist anlayışın altında ezilen tüm halkların hakkını vermek için kendi modelimizi oluşturmaya ve hayata geçirmeye ihtiyacımız vardır.

Ağır tavizler altında ezilen ve hakları gasp edilmiş Yüce Milletimize bu haklarını verecek, küresel güçlere değil, milletine hizmeti gaye edinmiş, ona özlediği refahı, bolluğu, zenginliği sağlayacak “bizim olan, bizden olan bir model”in hayata geçirilmesi zaruridir.

İşte Milli Ekonomi Modeli bu zaruretten doğmuştur.

Yukarıda ülkemizin yanlış ekonomi politikaları ile ne noktaya getirildiğinin örneklerini görüyoruz.

Bunların yanında dünya ekonomileri için çok önemli olan şu 3 mesele de İktisat tarihi boyunca halledilememiştir:

1- Adil bir gelir dağılımı,

2- Sürekli büyümenin yakalanması,

3- İstihdamın sağlanması, yani işsizlik konusunun halledilmesi…

İşte Milli Ekonomi Modeli, halledilemeyen bu 3 mesele temel alınarak doğmuştur. Ve esasında bunlara çözüm getirmektedir.

Bu nedenle bir anti-tez değil, problemlerin çözümü ve halkların refahı için yegâne tezdir.

Şimdi tezimizi ana başlıkları ile ele alalım…

İktisat literatürüne sunmuş olduğumuz bu tez, bir Rus dostumun “Sosyalizmden biz çektik, kapitalizmden ise dünya çekiyor, bizi ve dünyayı kurtaracak; gelir dağılımını düzeltecek; sürekli büyümeyi ve tam istihdamı sağlayacak ekonomi modeli nedir?” şeklindeki sorusunun cevabıdır.

Bu soru, insanlık tarihi kadar eski ekonominin geçmişinde sorulmuş; ancak bugüne kadar cevabı verilememiştir.

Her ekonomi modeli, bir kültürün ve bakış açısının eseridir. Kapitalizm, Batı insanının ekonomiye yaklaşımının neticesidir.

Milli Ekonomi Modeli ise, bize ait değerlerin, Müslüman Türk kimliğinin sahip olduğu ölçünün ışığında vücuda getirilmiştir.

Bu bağlamda Milli Ekonomi Modeli, diğer denenmiş iktisat sistemleri karşısında bir anti tez değil; tamamen özgün kuralları ile ekonomiye yepyeni bir bakış açısıdır. Bu yönüyle tezimiz sadece ülkemizi değil, dünya halklarını da refaha ve gerçek mutluluğa kavuşturacak yegâne çözümdür. Her bahsi dikkatle incelenmelidir.

Peki Milli Ekonomi Modeli nedir?

“Milli Ekonomi Modeli, insanın sınırlı ihtiyaçlarının sınırsız kaynaklardan karşılanması ilmi; ve yine ülkelerin gerektiğinde her türlü mal ve hizmeti üretebilme gücüne sahip olmasının yanı sıra iç ve dış harcamalarını borçlanmadan temin edebilmesinin formülüdür. Bu yönüyle Milli Ekonomi Modeli, ülkelerin ve milletlerin kalkınmasının ve ekonomik bağımsızlığının tek yoludur.

Tezimizi değerlendirmeye ekonominin temel meselesi olan “ihtiyaçlar ve kaynaklar” konusuna getirdiğimiz yeni bakış açısıyla başlayalım.

Bilindiği gibi ekonominin hedef ve gayesi insandır. İnsanın özelliklerinden ve ihtiyaçlarından yola çıkılarak oluşturulmamış bir modelin başarıya ulaşması zor, belki de imkânsızdır.

Günümüz iktisat modellerinde, neticenin başarısız olması da bu gerçeği ortaya koymaktadır. Zira, bu modellerin tamamı “insanı tarif etmek” yerine, onu “kendi sistemlerine uygun olarak tanımlayarak” konuya yanlış bir giriş yapmışlardır.

Mesela, kendi çıkarlarını en yüksek düzeye çıkarmayı amaçlayan İKTİSADİ İNSAN kavramı kapitalizmin model insan tipidir. Ve küçük bir azınlığın dışında, toplumları refaha ve rahata kavuşturamadığı ortadadır.

Batının insana bakışı ile şekillenen iktisat sistemleri ekonominin konusunu “insanın ihtiyaçlarının sınırsız olduğu yanlışı” üzerine bina etmişlerdir. Bunlara göre ihtiyaçlar sınırsız olmasına rağmen, karşılanmaları için gerekli olan  kaynaklar ise sınırlıdır.

İhtiyaçları sınırsız olarak kabul eden bu sistemlerde, “Ne?, Kimin?, Ne kadar üretilecek?” sorularına verilen cevaplar haliyle kıt olduğu zannedilen kaynakların ışığında olmuştur. Neticede toplumların belli bir kesiminin refaha ulaştığı dar modeller üretebilmişler; geri kalan büyük çoğunluğun açlık ve sefaleti ise halledilemeyen, daha doğru ifadeyle “kaynaksızlık nedeniyle halli mümkün olmayan sorunlar” olarak iktisattaki yerini almıştır.

Bu nedenle kapitalizmde sömürü mantığı, az olan kaynaklara ulaşmak için geçerli bir yoldur. İşçi kesimi bu nedenle köle olarak görülmektedir. Kapitalist sistemin işçi anlayışı için bir nevi “modern köleliktir” diyebiliriz.

Bilinen bir gerçektir ki, ihtiyaçları sınırsız ve kaynakları sınırlı olarak gören Batı, bugüne kadar toplumlarda refahı temin edecek bir başarı elde edememiştir.

Peki Milli Ekonomi Modeli’nde insan faktörü nasıl ele alınmaktadır?

Tezimize göre; kaynakların, insanların ihtiyaçlarına yetmeyeceği yönündeki iddia yanlıştır. Tam tersine insanoğlunun her bir ihtiyacı için, uzayda ve dünyada, “hem sınırsız, hem de sürekli yenilenen” binlerce kaynak mevcuttur. Buna karşılık sınırlı olan ise insanın ihtiyaçlarıdır.

Söz konusu insan olduğunda, şayet bir sınırsızlıktan bahsedilecek ise bu “onun ihtirasları”dır. Yoksa insanın yemek, içmek, ısınmak, giyinmek, barınmak vb. çok karmaşık olmayan sınırlı ihtiyaç kalıpları varken, bu ihtiyaçlarını karşılamak üzere yüzlerce hatta binlerce kaynak saymak mümkündür.

Yalnızca modelimizde doğru değerlendirilmesi yapılan bu sınırsız kaynaklara örnek verecek olursak; madenler, enerji sistemleri (güneş enerjisi, nükleer enerji, rüzgar enerjisi, jeotermal enerji, biomas enerji, dalga enerjisi,  akıntı enerjisi, yakıt hücreleri ), tarım, hayvancılık ve yan mamulleri, orman ürünleri, deniz ürünleri gibi yeryüzünde bilinen ve bilinmeyen ve sürekli olarak kendini yenileyen binlerce kaynak mevcuttur.

İhtiyaçların sınırlı ve fakat bunları karşılayacak kaynakların sınırsız olduğu yönündeki tespitimizin doğruluğunun bir ispatı da, bugün Batı toplumlarında ve Türkiye’ de de yaşadığımız “deflasyon problemi”dir... Talep yetersizliğinden ortaya çıkan bu sorun, eğer, kaynaklar ihtiyaçlara göre kıt olsa idi, yaşanmazdı.

Yeri gelmişken sadece Milli Ekonomi Modeli ile çözülebilecek olan deflasyon hastalığından bahsedelim.

Bilindiği gibi deflasyon, fiyatlar genel seviyesindeki sürekli düşüşün adıdır. Enflasyon ile karşılaştırıldığında çok daha tehlikeli olan bu problem, bugün başta ülkemiz olmak üzere, dünyanın hemen hemen her yerinde tüm ülke ekonomilerini tehdit etmektedir.

Fiyatlar genel seviyesindeki genel düşüş, toplam talebin yetersiz kalmasından kaynaklanır. Bu durumda ise firmalar, üretim kapasitesini kısma yoluna gider, işçi çıkartırlar. Bir taraftan tüketiciler, fiyatların daha da düşeceği zannı ile var olan taleplerini daha da kısarlarken, diğer yandan artan işsizlik eksik olan talebi daha da aşağıya çeker.

Meseleyi ele alan Kapitalist anlayışın klasik ayağında, fiyatların ve işçi ücretlerinin esnek olduğu ve sistemin kendi kendini tamir edeceği yanlışı kabul edilmiştir.

Piyasaların kendi kendine dengelenme fikrini kabul etmeyen Keynesyen yaklaşım ise, kamu harcamalarını arttırarak talebi desteklemeyi savundu. Kısmen netice veren bu uygulamada, kamu harcamaları için kullanılan paranın “maliyetli para” olması sonucu zamanla ülkeler hem enflasyon, hem de borç sarmalı ile karşı karşıya geldi.

Çünkü faizle alınan borç para neticesinde hükümetler, bu borçları ödemek için vergi oranlarını arttırmak ve hem cari, hem de sosyal harcamalarını kısmak zorunda kaldılar.

Bu durumda, bir taraftan artan vergiler nedeniyle üretimde maliyetler yükselirken, diğer taraftan hem kamunun orta vadeli harcamalarını kısmak zorunda kalması, hem de vergilerle  piyasadan paranın çekilmesi, hane halklarının talebinin de kısılmasına neden oldu. Neticede dünya ekonomileri, hem işsizlik hem de enflasyon denen yeni bir hastalıkla, stagflasyonla tanıştı. Kapitalist anlayışın göremediği nokta, deflasyon hastalığında sebep, halkın tüketmemesi iken, bu açık maliyetli para ile yapılan kamu harcamalarıyla kapatılmaya çalışılmıştır.

Bu noktada Milli Ekonomi Modeli ile sorunun çözümüne geçmeden önce bir durumu tespit etmek gerekir: Büyüyen ekonomiler, neden belli bir süre sonra durağan bir döneme girmekte ve sürekli büyümeyi sağlayamamaktadır?

Sadece Milli Ekonomi Modelinde doğru olarak ele alınan bir başka temel mesele de şudur: Her arzın kendi talebini oluşturacağı düşüncesi ciddi bir yanlıştır. Eğer büyüyen bir ekonomiye sahipseniz, bu büyümeyi karşılayacak tüketim miktarının üretimden elde edilen gelirle sağlanması mümkün değildir. Her dönem bu büyümeye mukabil eksik kalan tüketim miktarının emisyon ile kapatılması zaruridir.

Bu durumdaki ülkelerde belli bir büyüme yakalandığında, büyümenin olduğu her yıl talep eksikliği daha da artmaktadır.

Birkaç yıl sonra bu talep yetersizliği, büyüyen ekonomilerde içinden çıkılmaz bir problem halini alır. Bu durumu, vücudu büyüyen bir insanın o bünyeyi taşıyacak kemik yapısı gelişmediği için tüm bünyenin ağırlık karşısında kırılmasına benzetebiliriz.

90’ lı yılların başında bu görüşlerimizi ilk defa dile getirdiğimizde dünya henüz deflasyonla karşılaşmamıştı. O günlerde dünya ekonomilerinin gelecek on yıl içinde ciddi bir “pazar problemi” yaşayacaklarını, özellikle hızlı büyüyen ekonomilerde gerekli emisyon ayarlamalarının yapılmaması halinde deflasyon sürecini yaşayacaklarını ifade etmiştik.

Hatırlarsanız, 90’lı yılların ortalarında ilk olarak Japonya, deflasyon sürecine girdi. Nominal faizler sıfırlanmasına rağmen reel faiz oranları pozitif kaldı. Japon hane halkları, satın alma güçleri düştüğü ve geleceğe güvenleri kalmadığı için harcamalarını iyice kıstılar. Bu da fiyatların düşmesine, stokların artmasına neden oldu. İşçi çıkartmalar bu süreci takip etti. Japon ekonomisi, halen içine düştüğü bu ortamdan çıkamamıştır.

Ayrıca, şu anda ABD’ye ihracata endekslenmiş Japon ekonomisi, elinde tuttuğu 800 milyar dolarlık ABD parası ile büyük sıkıntı içindedir.

Diğer taraftan 2003 yılı Ocak ayında televizyonlarda yaptığımız çeşitli açıklamalarda, Alman ekonomisinin 2003 yılında durağanlaşacağını, bunun akabinde işsizliğin artacağını ifade etmiştik. Almanya’nın Mastrich kriterlerini askıya alıp, kamu harcamalarını arttırmak, hatta çok kısa bir zaman içerisinde borç almak zorunda kalacağını söylemiştik.

Kısa bir süre sonra dediklerimiz aynen gerçekleşmeye başlamıştır. 2003 yılında Alman ekonomisi önce durağan bir döneme girdi. Sonra işsizlik artmaya başladı. Bugün itibari ile Almanya’da son 72 yılın en büyük işsizlik oranı yaşanmaktadır. İşsiz sayısı 5 milyonu aşmıştır. Bu arada 40 milyar dolarlık dış borç alan Almanya’nın, Mastrich kriterlerine de uymuyor olması AB içerisinde ciddi bir tartışmayı başlatmıştır.

Görünen şu ki, bu uygulamaların hayata geçirildiği Avrupa Birliği daha önce de ifade ettiğimiz gibi, en geç 15 sene içinde dağılmak durumunda kalacaktır.

Almanya büyüyen bir ekonomiye sahipti. Mark’ı bırakıp Euro’ya geçtikten sonra, bu büyüyen ekonomiye karşılık piyasada bulunması gereken para miktarı emisyon ile karşılanamadı. Zira para basma hakkı, Berlin’deki Bundesbank’tan alınarak, Frankfurt’taki Avrupa Merkez Bankası’na geçmiştir.

Ekonomilerde ortaya çıkan deflasyonun tek sebebi, eksik talep de değildir. Bazen piyasalarda fazla miktarda para olmasına rağmen, yine de ekonomiler deflasyona girebilirler. Zira gelir dağılımındaki dengesizlik de, deflasyonu doğuran en temel sebeplerden biridir.

Eğer toplumun önemli bir bölümü, belli bir gelir seviyesinin altına düşerse, artık tüketme kabiliyetini yitirmiş demektir. Piyasada fazla miktarda para olsa bile, bu tüketim kesimine yeniden tüketme kabiliyeti kazandırılmadan ekonominin deflasyondan çıkması mümkün değildir. Yani, sadece faiz oranlarının düşürülmesi ile tüketimin arttırılması bu durumdan çıkış için yeterli değildir.

Nitekim ABD örneğinde bu dediklerimiz ispatlanmaktadır. Faiz oranlarını uzunca bir süre %1’lere çeken FED, deflasyondan çıkmayı hedefledi, ama ancak kısmen başarılı olabildi. Çünkü ABD, halkının  büyük bir kısmı geçim sıkıntısı çekmektedir.

Ayrıca faiz oranlarını adeta sıfırlama gayretindeki ABD, toprakları dışında bulunan karşılıksız parasının kendisine geri döneceğinden korktuğu için bu durumu fazlada sürdürememiştir.

Türkiye örneğine bakacak olursak; durum, pek de farklı değildir. Yüksek girdiler nedeniyle maliyetler artarken, diğer taraftan da uygulanan faiz politikaları ile piyasadan para çekildiği için talepte ciddi bir daralma yaşanmaktadır. Böyle bir ekonomide yapılan TEFE ve TÜFE hesaplamaları da yanlıştır.

Bir ekonomide yüksek oranda maliyet enflasyonu var ve aynı zamanda ciddi bir talep daralması yaşanıyor ise, bu hesaplama yöntemi yanlıştır. Örneğin siz, buğday ekiyorsunuz. Buğdayın fiyatı, talep azlığından dolayı % 30 düşüyor. Ama buğdayı elde ederken kullandığınız gübre ve mazot % 35 artmışsa, bugünkü hesaplamalarla % 2.5  olması gereken enflasyon, köylü için % 65’tir.

Bu bağlamda ülkemiz için çözüm, bir taraftan üretim maliyetlerini aşağıya çekecek bir Maliye politikasının ve tüketimi tetikleyecek bir Para politikasının aynı anda devreye konmasıdır.

Gelir dağılımımızda da ciddi bir dengesizlik vardır. Bu da deflasyonun önemli bir sebebidir.

Bugün dünyada hakim olan anlayışta, üretim değil, para ile para kazanma yöntemi tercih edilmiştir.

FEX piyasalarında günde ortalama 2 trilyon dolar işlem görürken, dünyadaki yıllık toplam ticaret hacmi sadece 6,5 trilyon dolar civarındadır. Bu yöntemle paranın belli ellerde stoklanması, toplumda istenilen talebin ortaya çıkmasına engeldir. Uyguladıkları faize dayalı politikalarla Kapitalist anlayışın bu sorunu çözmesi imkansızdır.

Deflasyondan kurtulmak için tek bir program yeterli değildir… Aynı anda hem para politikası, hem maliye politikası, hem bunlara uygun dış ticaret modeli uygulaması, hem de Sosyal Devlet anlayışını hayata geçirmek gerekir.

Tüm açıklığıyla ifade ediyorum ki, ülkeler, Kapitalist anlayışı terk ederek, Milli Ekonomi Modelini hayatlarına geçirmedikleri sürece bu hastalıktan kurtulamazlar.

Görüldüğü gibi ihtiyaçları sınırlı olan insanın, ihtiyaçlarının karşılanması noktasında bir problemi yoktur. Ekonominin sorunu kaynak fazlası nedeniyle bunu toplumun tamamının kullanımına açacak projelerdir.

Kaynakların sınırsız olduğu kabul edildiğinde, Milli Ekonomi Modeline göre asıl mesele, bu kaynakları değerlendirmek ve toplumun her kesiminin adaletli bir şekilde istifadesine sunmaktır.

Tezimize göre bunu yapacak olan da, kaynakları tüm insanlığın hizmetine sunacak bir sorumluluk ve hesap verme duygusuna sahip insandır.

Milli Ekonomi Modeli, ekonominin yalnızca bir meselesini değerlendirmek yerine, tamamını inceleyen ve biri halledilirse diğeri çözümsüz bırakılan sorunların tamamına çözümler getiren tek modeldir.

İktisat tarihinde bilinen böyle kapsamlı ikinci bir tez mevcut değildir.

Tezimize göre ekonominin tüm problemleri birbirine zincirleme bağlıdır. Ve bir meselenin halli için tek bir konunun değil, onunla bağlantılı her meselenin çözülmesi gerekir. Sadece Milli Ekonomi Modelindeki sistemin yapabildiği bu “topyekün çözüm modeli”  dünya ekonomilerinin tek kurtuluşudur.

Çözümlerimize Milli Ekonomi Modeli’nde getirilen “Para tarifi” ile başlayalım.

Kapitalist anlayışa göre para, sadece mübadele ve tasarruf aracıdır. Bu anlayışta paranın “tahrik unsuru olması” ve “emek ve üretimin karşılığı olması” özelliği yok sayılmaktadır.

Para hakkında bilgi sahibi olmak için onun hangi fonksiyonları yerine getirdiğinin bilmek gerekir.

Milli Ekonomi Modeline göre paranın 4 temel özelliği vardır.

1- PARANIN TAHRİK UNSURU OLMASI:

Modelimizde para, emeği tahrik ederek mal ve hizmet üretimini sağlayan bir araçtır.

Yani para, diğer iktisat ekollerinin iddia ettiği gibi ekonomiler üzerinde “etkisiz eleman” değildir. Bilakis,  işlemci olarak, üretim ve tüketimle ilgili niyetlerin açığa ve ortaya çıkmasına vesile olmaktadır. Bu özellik yalnızca Milli Ekonomi Modeli ile iktisat literatürüne girmiştir.

2- EMEĞİN VE ÜRETİMİN KARŞILIĞI OLMASI:

Günlük hayatta para olmadığında gıda, giyim, barınma, güvenlik gibi temel ihtiyaçlar karşılanamayacağı gibi; yeraltı ve yerüstü kaynaklarını çıkaracak emek de devreye konamaz.

Para, harekete geçirdiği emeğin ürettiği mal ve hizmetin karşılığıdır. Üretimi devreye koyacak paranın başlangıçta karşılığı olmayabilir. Ama üretimle beraber para, kendi karşılığını hatta daha fazlasını oluşturma kabiliyetindedir. Zati değeri olmayan paranın maliyeti, üretim faktörlerini devreye koyarak elde edilecek mal ve hizmetin değerinden çok daha az olacaktır.

Paranın bu vasfı da yalnızca Milli Ekonomi Modeli ile ortaya çıkmıştır.

Milli Ekonomi anlayışında piyasalarda dolaşan para maliyetsiz olduğu için, emeği tahrik edecek ve üretim faktörlerini devreye koyacak para da maliyetsizdir. Başlangıçta zati değeri olmayan para, emeği tahrik etmek ve devreye koymak suretiyle, mal ve hizmet üretimini sağlayarak kendine karşılık bulur.

Emeğin ve üretimin karşılığı olarak devreye girecek olan para, atıl duran insanların emeğini harekete geçirir. Nitekim mesela, yol yapımı için gerekli olan malzemeler dağlardan temin edilerek, yollar insanların hizmetine sunulabilir. Bu sayede hem insanların emeği değerlendirilecek, hem de yol yapılarak ekonomik bir değer oluşturulacaktır.

3- PARANIN DEĞİŞİM (MÜBADELE) ARACI OLMASI:

Piyasada bulunan her türlü mal ve hizmet, para ödenerek satın alınır. Bu, paranın mübadele özelliğidir. Değişimin tam olarak yapılabilmesi için piyasada yeterli miktarda paranın bulunması gerekmektedir.

Liberal ekonomilerde tedavüldeki bu para maliyetlidir. Maliyetli para üretimde kısıntıya neden olur. Talep daralması da görülür.

Liberal anlayışta temel yöntem olan paranın faizle piyasadan çekilmesi, mübadelenin sağlıklı yapılmasını engeller. Paraya olan ihtiyacın emisyonla piyasalara iadesi engellenerek piyasalara para satanların önü açılmış olur. Neticede toplum, tüketim kabiliyetini kaybeder ve en temel ihtiyaçlarını dahi karşılayamaz olur. 

Artan dünya nüfusunun tüketim yapamaması, üretim miktarının yetersizliğinden değil, insanların o tüketimi yapacak paradan mahrum olmalarından kaynaklanmaktadır.

Milli Ekonomi Modeli’nde mübadele için piyasada olması gereken para maliyetsizdir. Bu sayede paranın piyasalarda dönmesi, serbestçe dolaşımı, reel ekonomiye katkısı sağlanmaktadır. Mübadelenin yaygın şekilde yapılmasını sağlayan Milli Ekonomi Modeli, üretilen mal ve hizmetin değerinde mübadele yapılabilmesi için arz ve talebin dengede olmasını şart koşar.

Milli Ekonomi Modeli’nde denge, belirli bir matematik ölçüsü içerisinde, arz ve talebin bazen ayrı ayrı, bazen de aynı anda emisyonla desteklenmesiyle sağlanır. Bu yaklaşım ileride ele alacağımız sürekli büyümenin de formülüdür.

4- PARANIN TASARRUF ÖZELLİĞİ:

Liberal ekonomilerde paranın tasarruf edilmesindeki amaç faizle para kazanmaktır.

Dolayısıyla Liberal anlayışın değer saklama aracı olarak paraya yüklediği fonksiyonlar:

a- Paranın üretimden çıkıp, reel ekonominin dışına kaymasına,

b- Paranın tekelleşmesine,

c- Dünyada üretilen mal ve hizmetin global güçlerin eline verilmesine,

d- Üretim maliyetlerinin artmasına,

e-  Talebin daralmasına,

f- İşçi ücretlerinin ve verimliliğin düşmesine neden olur.

Milli Ekonomi Modeli’nde piyasadaki para maliyetsiz olduğu için değer saklama aracı olarak para,

a- Mal ve hizmet üretimi,

b- Günlük tüketim ihtiyacının karşılanması,

c-  Düğün, seyahat, hastalık gibi ileriye dönük ihtiyacın karşılanması için tasarruf edilir.

Tasarruf aracı olarak paraya yüklenen fonksiyon

a-  Paranın serbest dolaşımına,

b-  Üretim ve talebin artmasına,

c-  Gelir dağılımının düzelmesine neden olur.

Şimdiye kadar yanlış uygulanan para politikaları ile, kişilerin tüketim kabiliyeti engellendiği gibi kaynakların da yeterince kullanılması imkansız hale getirilmiştir.

Modelimizde, bugün hızla gelişen ekonomilerde nedeni anlaşılamayan DURAĞAN DÖNEMDEN ÇIKIŞ VE BÜYÜMEDE SÜREKLİLİĞİN SAĞLANMASI temin edilirken, bir yandan da halledilmesi imkânsız gibi görünen İŞSİZLİK problemine çare olunmaktadır.

Bunun yolu olarak Sosyal Devlet anlayışı içinde ele alınan; ülke kaynaklarının, emisyonla desteklenmiş faizsiz krediler ve devlet – millet ortaklığı ile kurulacak üretim tesisleri yoluyla harekete geçirilmesi, üretim ve tüketimin beraber desteklendiği bir üretim seferberliği başlatılmasıdır.

Milli Ekonomi Modeli, üretimde devlet desteğinin sağlanması ile maliyetlerin aşağı çekilmesi, vergisiz bir ekonomi, faizsiz bir ekonomi, keyfi fiyatlandırmaya devlet tarafından engel olunması yaklaşımları ile de ENFLASYON sıkıntısını halletmektedir.

Bu bağlamda Milli Ekonomi Modeli, Kapitalist sistemin günümüze kadar çözemediği ve artık krizleriyle kabul ettiği GELİR DAĞILIMINDA DENGE, SÜREKLİ BÜYÜMENİN YAKALANMASI, TAM İSTİHDAMIN SÜREKLİ SAĞLANMASI meselelerini de tarihe gömmektedir.

Tezimizde devletin önemli bir vazifesi de, millete ait olan yeraltı ve yerüstü kaynaklarının milletin kullanımına açılmasının sağlanmasıdır. Bu sayede millete ait olan kaynakların yine millet tarafından işletilmesi ve kullanılması sağlanırken, bir taraftan da kaynakların doğru olarak işletilmesi ile üretim seferberliğinin hayata geçirilmesine katkıda bulunulacaktır.

Mesela, ülkenin herhangi bir yerinde bulunan petrol madeni bu ülkenin tamamına aittir. Ve milletin tamamına fayda verecek şekilde devlet tarafından işletilmelidir. Bu model devlet-millet ortaklığıdır. Kurulacak şirketin bir kısmının hissesi vatandaşlara ait olmalı, diğer kısmının gelirini ise devletin kamu harcamaları için ayrılmalıdır.

Milletin bu işletmelere ortak olması da emisyonun genişletilmesi yoluyla verilecek faizsiz kredilerle temin edilecektir.

Bu mesele, Türkiye’miz açısından ele alındığında ayrı bir önemi haizdir. Zira yaklaşık olarak 3 katrilyon dolarlık bir maden rezervine sahip olan Türkiye’ de yeraltı kaynaklarımız çıkarılan kanunlar ile yabancı şirketlere adeta peşkeş çekilmektedir. Sonunda “hazine üzerinde oturan dilenci”ye dönüştürülen Türkiye’de, kaynaklarımızı devrettiğimiz yabancılardan faizle para alır hale geldik. Bu bizim paramızı yine bize satmaktan başka bir şey değildir.

Ve yine biz Milli Ekonomi Modeli projeleriyle “tam bir üretim seferberliği”ni başlatıyoruz. KOBİ’lere ve esnaf kesimine uzun vadeli faizsiz kredilerin verilmesi ile; tarım kesimine ürününe karşılık -daha ürününü tarlaya atmadan- “faizsiz ve yarı bedeli avans olarak ürün ödemesi yapılması” ile; nakliyecilere, otobüs, taksi ve taşıma araçlarının temini ve yenilenmesi için faizsiz uzun vadeli kredi temini ile; sanayiciye proje mukabili faizsiz uzun vadeli kredi imkanı ile gerçekte hem üretim hem de tüketim beraber desteklenmektedir.

Modelimize göre devletin halkı desteklemesi bir ekonomi kuralıdır.

Üretimin önünü açacak bir diğer proje ise, devletin yatırım ve üretim için gerekli olan parayı sıfır faizle kendi vatandaşına sağlamasıdır. Bu şekilde üretimin önü açılacağı gibi, maliyetler de düşecektir. Vatandaşlar arasında fırsat eşitliği de bu sayede sağlanacaktır.  Proje mukabili verilecek olan bu krediler, her aşamasında kontrol edilerek ilgili raporlar proje sahiplerine sunulmalı, hukuki müeyyideler ile işleyişi temin edilmelidir.

Öte yandan devlet, içeride ve dışarıda gerek Sosyal Devlet politikaları ile ve gerekse para politikaları ile kendi üreticisine pazar imkanı sağlamakla mükelleftir. Bu pazarın oluşturulması üreticiye verilecek krediden çok daha önemlidir. Çünkü ürettiğine müşteri ve pazar bulamayan üretici, ürettiği kadar batacaktır. Dolayısıyla devlet, bizatihi kendisi piyasalarda alıcı olarak yer almalı ve kamun harcamaları ile belli sanayi kollarını ve özellikle stratejik sanayii desteklemelidir.

Devlet ayrıca, ileri teknoloji ve yüksek sermaye gerektiren sahalarda öncü ve üretici olarak piyasada yerini almalıdır.

“Üretim seferberliği ile topyekün bir kalkınma” hamlesi, Milli Ekonomi Modelinin oluşturduğu önemli bir projedir. Devlet, bu hamleyi, Sosyal Devlet uygulamaları ile hayata bizzat geçirmek durumunda olduğu gibi, sürekli büyümenin temini için gerekli olan çalışmaları da bizzat yapmak zorundadır. Zira, piyasaların olaylar karşısında kendiliğinden dengeye geleceğini savunun Kapitalist anlayış, tezimizin dikkat çektiği reel gerçeklerle tarihe karışmaktadır.

Yukarıda da belirttiğimiz gibi, sürekli büyüyen ekonomilerde üretim ve tüketim arasında belli bir açık meydana gelir. Eğer emisyon hacminin genişletilmesi yoluyla bu açığa müdahale edilmezse, ekonomilerin zaman içerisinde kendi kendini desteklemesi mümkün değildir.

Milli Ekonomi Modeli’ne göre “ekonominin yapısından kaynaklanan üretim ile tüketim arasındaki bu açığın kapatılması” da ancak devlet tarafından yapılabilir.

Devletin bu açığı, senyoraj hakkını kullanarak emisyonla kapatması, piyasalar için bir zorunluluktur.

Bu arada devlet, yerli sanayinin yurt dışında rekabet edeceği maliyet ve fiyat avantajlarını kendi ihracatçısına emisyonla sağlamalıdır.

Tüm bu üretim desteklerinin yanında, devlet aynı zamanda yerli sanayii korumak üzere, her türlü anti-damping uygulamalarını, gümrük ayarlamalarını yaparak kendi insanını korumalıdır.

Milli Ekonomi Modeli’nde VERGİ konusu da çok farklı olarak ele alınmaktadır. Kapitalist anlayışta devletin tek gelir kaynağı vergilerdir. Oysa modelimizde devletin gelir kaynakları 3’e ayrılır.

Birincisi, vergi gelirleridir.

İkincisi, devletin yeraltı ve yerüstü kaynaklarını devlet-millet ortaklığı ile işletmesiyle elde ettiği gelirlerdir. Tekrar hatırlatmakta yarar görüyorum; Türkiye’mizin henüz işlenmemiş yeraltı kaynaklarının değeri, yaklaşık 3 katrilyon dolardır.

Ülkemizin yıllık harcamalarının ortalama bir hesapla 50 milyar dolar olduğu düşünülürse, yalnızca yer altı kaynaklarımızın değerlendirilmesi ile elde edilecek olan para, Türkiye’yi kıyamete kadar bakar. Ama bugün tamamen dışarıdan destekli ve yanlış politikaların hayata geçirilmesi ile ülkemiz, el açıp Batı’dan para dilenen bir noktaya taşınmıştır.

Unutulmamalıdır ki, içinde bulunduğumuz bu “hazine üstünde oturan dilenci” konumunda şimdiye kadar oylarımızla iktidara taşıdığımız tüm hükümetlerin vebali vardır.

Devletin üçüncü gelir kaynağı ise, büyüyen ekonomilerde devletin elde edecek olduğu senyoraj gelirleridir.

Tezimizde, “devletin alan el değil, veren el olması” gerektiğinin altı çizilmiştir. Bugün Kapitalist ekonomilerde devlet, halkından topladığı vergilerin az bir kısmını halkına hizmet olarak geri sunarken; kalan paraların tamamı faizle beraber belli sermaye gruplarına aktarılmaktadır. Milli Ekonomi Modeli’nde ise devlet, halktan topladığı vergilerin tamamını hatta daha fazlasını halkına hizmet olarak aktarmaktadır.

Bizim vergi anlayışımız, alışılmıştan farklı olarak “ekonomiyi büyüten vergi” anlayışının hayata geçirilmesidir.

Peki ekonomiyi büyüten bir vergi olabilir mi?
 
Bilindiği gibi Liberal anlayış, devletin küçülmesini ilke edinmiştir. Yapılmak istenen, devleti ve kamu harcamalarını küçülterek halka daha az hizmet götüren bir devlet anlayışıdır. Buna mukabil, toplanan vergilerin ise arttırılmasından bahsedilmektedir.

Bu sistemlerin hayata geçirildiği ülkelerde maliyetli borç para ile borç batağına sokulan devletlerin vergi gelirleri, belli başlı global sermaye gruplarına trilyon dolarlar düzeyinde aktarılmaktadır.

Dikkat edilirse Liberal anlayışlar, ülkemizde de örneğini gördüğümüz gibi, hükümetlerin önüne borçların ödenmesini temin edecek değil, bu “borçların sürdürülmesi” adı altında “borçlanmayı devamlı kılacak” projeler tavsiye etmektedirler. Yapılan çalışmaların tamamı ülkeye para satanların parasını korumak içindir.  Toplumun çıkarlarını düşünen ise maalesef yoktur.

Milli Ekonomi Modeli’nde her şeyden önce “maliyetsiz para modeli” hayata geçirileceği için bütçe giderlerinde faiz ödemeleri gibi bir kalem olmayacaktır. Bu sayede toplanan vergilerin tamamı ve hatta daha fazlası halka hizmet olarak geri dönecektir. Modelimiz, vergi gelirlerinden fazlası bir harcamayı yapmak için devlete, diğer gelir kalemleri olan senyoraj gelirlerini ve yer altı kaynaklarının işletilmesi ile elde edilecek ticari işletme gelirlerini kullanma imkanı getirmektedir.

Bilindiği gibi Kapitalist sistemde vergi, bir taraftan tüketimi daraltırken, diğer taraftan da üretimi kısmakta ve üretim maliyetlerini yukarı çekmektedir.

Öncelikle vergi oranlarının tüketimi nasıl etkilediğine ve kimlerden vergi alınması gerektiğine göz atalım:

Örnek olarak, 1000 birim vergi aldığımızı varsayalım.  Eğer bu miktarı, dar gelirli kesimden alıyorsak, tüketime yansıması 1000 birim daralma şeklinde olacaktır. Ama bu vergiyi, çok yüksek gelir grubundan alıyorsak, tüketime yansıması nerede ise “sıfır” yansıma olarak ortaya çıkacaktır. 

Yani bireylerin gelir düzeyi arttıkça elde ettikleri gelirin tüketime yansıma oranı azalacaktır. Bu nedenle tezimize göre belli gelir düzeyinin altında olanlardan vergi almak ekonomiye yalnızca zarar getirir.

Öyleyse yapılması gereken, geliri belli bir miktarın altındaki kesimden vergi almamaktır. Miktarı ülkeden ülkeye ve dönemden döneme değişmekle beraber biz bugünün şartlarında geliri 100 milyarın altındaki kesimden vergi alınmaması gerektiğini söylüyoruz.

Bu kesimden vergi almamak,  devletin topladığı vergi miktarını azaltmayacak, tam tersine arttıracaktır. Ayrıca Sosyal Devlet projeleri ile de desteklenen dar gelirli kesim, bu desteklerle tüketimin arttırarak üretimin de artmasına neden olacaktır.  Böylece vergi, adeta ekonomiyi ayağa kaldıran bir kaldıraç mesabesine taşınacaktır.

Neticede dar gelirli kesimden vergi alınmaması,  büyüyen ekonomilerde daha fazla vergi geliri elde etmenin de önünü açacaktır.

Ayrıca dar gelirliden vergi alamamak, gelir dağılımında meydana gelecek dengesizliği de önleyecektir.

Söylediklerimize bir örnekleme yaparsak; yıllık geliri 20 milyar olan bir bireyden alınacak vergi miktarı 8 milyar kabul edilirse, bu 8 milyarı almadığımız taktirde 8 milyar para tüketim olarak piyasaya girecek ve elden ele dolaşacaktır. 

Bu dolaşımın Türkiye’miz şartlarında yılda 15 kez el değiştirerek gerçekleştiğini düşünebiliriz. Dolayısıyla bu meblağda bir paranın vergi olarak alınmadığı bir piyasada ortaya çıkacak tüketim miktarı 120 milyar olacaktır. Tüketimin artmasına mukabil üretimde de bir artış yaşanacak ve bu yeni üretim artışından alınacak vergi miktarı bizim başta almamız gereken 8 milyarın en az 4 katı fazla bir para olacaktır.

Bu vergiyi yüksek gelir grubundan almamış olsa idik, aynı neticeyi elde etmemiz mümkün olmazdı. Zira, ciddi bir kısmı tasarruf olarak alıkonacağı için tüketim artışı hemen hemen hiç olmayacaktı.

Gelir seviyesi ile vergi arasındaki etkiyi böylece izah ettikten sonra vergilerin yatırım harcamaları üzerindeki etkisine bakalım… Günümüzde özellikle küçük esnafın yapacağı küçük çaplı yatırımlar için ihtiyaç duyduğu sermaye, vergiler kanalı ile bu kesimin elinden alınmaktadır. Halbuki küçük esnaftan vergi olarak alınmayacak olan meblağ, bu kesimin yatırım harcamalarını hayata geçirirken ihtiyaç duyduğu sermaye oluşumunu sağlayacaktır.

Büyük kuruluşlar ve yatırımcılar için ihtiyaç duyulan sermaye, zaten Milli Ekonomi Modeli’nde devlet tarafından sıfır faizle karşılanacaktır. Proje mukabili verilecek bu krediden elbette ki küçük esnaf da ayrıca yararlanabilecektir.

Milli Ekonomi Modeli’ne göre dolaylı vergilerin de kaldırılması gerekmektedir. Aksi halde her kesimden aynı oranda vergi alınmakta ve bu da büyük bir Sosyal Adaletsizlik doğurmaktadır.

Bugün uygulanan yanlış vergi politikaları, hem gelir dağılımında dengesizliği arttırmakta, hem de devletin eline geçen gelir miktarını azaltmaktadır.

Alınan vergilerin enflasyona sebep olan bir yönü de vardır. Yüksek vergi oranları, üretim maliyetlerinin de artmasına sebep olur. Başta ülkemiz olmak üzere birçok ülkede ortaya çıkan enflasyon çeşidi “maliyet enflasyonu”dur.

Bu üretimdeki bu girdi kalemlerinde maliyetler aşağıya çekilmeden enflasyonun düşmesini beklemek hayaldir.

Milli Ekonomi Modeliyle getirilen, 100 milyarın altında gelir olan dar gelirliden alınmayan vergi, istihdamdan alınmayan vergi ve doğrudan vergi sistemi ile gelir dağılımı dengelenecektir.

Yine Milli Ekonomi Modeli’nde tüketimin arttırılması ile artan üretim, işsizliği de çözecektir.

Neticede devlet, eskiye oranla kat be kat büyüyen ekonomisinden daha fazla vergi alacaktır.

İşte bu nedenle Milli Ekonomi Modeli’nde Vergi, ekonomiyi büyüten bir anlayıştadır.

Kapitalist anlayışta, adaletsiz politikalarla halk alınan vergilerin altında ezilirken, oluşan talep daralmasının ve piyasalardan paranın çekilmesinin çözümü izah edilememektedir.

Milli Ekonomi Modeli’nde ise meselenin halli için devletin emisyonunu genişletmesi ve senyoraj hakkını kullanması yöntemine yer verilmektedir.

Bir ülkede “bir yılda elde edilen mal ve hizmet biçimindeki üretimin parasal karşılığı” Gayri Safi Milli Hasıla’dır. Elde edilen bu mal ve hizmetin karşılığının belli bir oranda her zaman piyasalarda bulunması ise ekonominin devamı için bir zorunluluktur.

Bunu bir örnekle izah edelim: 1 çuval mısır danesi toprağa attığımızı ve hasat zamanı 10 çuval mısır elde ettiğimizi varsayalım.

Bu takdirde 9 çuval mısırın emeğinin ve üretiminin karşılığı piyasalarda olmazsa, bu durum talep daralmasına sebep olur. Yani piyasada olması gereken miktar, 9 çuval mısırın karşılığı paradır.

İşte emisyon, üretilen bu mal ve hizmetin karşılığı olan paradır.

Merkez Bankası’nın piyasaya dolanıma sunduğu para olan EMİSYONLA karşılanması gereken bu oran, Kapitalist düzende farklı bir yolla piyasalara aktarılmaktadır. Uygulamada devletlerin emisyonla elde ettiği gelir olan “SENYORAJ hakkı” elinden alınmakta, gerçekte ise dış kaynaklı borçlarla devletlerin elinden alınan “bağımsızlık”ları olmaktadır.

Kapitalist sistemin gereği olarak az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelere sunulan faizli borç ve krediler, işte bu oranın temini için gerekli olan parayı global sermaye gruplarından karşılamaktır...

Ülkemizde de örneğini yaşadığımız bu korkunç oyunda, ülkelerin Merkez bankaları devletten bağımsız hale getirilerek; devletin, Merkez Bankası üzerinden senyoraj geliri elde etmesine yasak getirilmektedir.

Gelişmekte olan ülkelerde senyoraj geliri yerine gelişmiş ülkelerin Merkez bankalarının bastığı para faizle borç alınarak senyoraj geliri yerine kullanılmaktadır. Bu durumda borç alan ülkeler, küresel güçlere faiz ödemek zorunda kalmaktadır. Ayrıca aynı zamanda senyoraj gelirlerini de devretmişlerdir.

Neticede ülkeler, Türkiye de olduğu gibi büyük bir borç batağının içine itilmektedir.

Yıllardan beri televizyon ekranlarından halkımızın dikkatini çektiğimiz bu hususlar, artık Türkiye’de ve dünyada sahasında saygın isimler tarafından da ifade edilmektedir.

Nitekim T.C. Merkez Bankası eski Başkanı Yaman Törüner, Milliyet gazetesindeki makalesinde gelişmekte olan ülkelerin senyoraj geliri elde etmesine müsaade  edilmediğine, bunun  yerine gelişmiş ülkelerin o ülkeler adına senyoraj hakkını kullanıp, “HART KÖRİNSİ”leri dolaşıma sokarak gelişmekte olan ülkelerden vergi aldığına dikkat çekmiştir.

Yaman Törüner şöyle diyor: “Merkez Bankacılığı ateş ve tekerlerle beraber dünyada yapılan en büyük üç icraattan biridir. Merkez bankaları sayesinde devletler para basar ve bastıkları para kadar senyoraj geliri elde ederler. Yani bastıkları para kadar halktan vergi toplamış olurlar. Bu açıdan bakıldığında, Merkez bankaları devletlerin bir parçasıdır ve prensip olarak devletten bağımsız olamazlar.

Diğer bir deyişle, Merkez bankalarının bağımsız olmaları, kendi devletlerini değil, Kapitalist sistem yöneticilerini dinlemeleri anlamına gelir. Bir devlet, zaten Kapitalist sistem yöneticilerinin isteklerini yerine getirmeye hazırsa, o devletin de onayı ile Merkez Bankası bağımsız yapılır.

Asıl senyoraj gelirini “gelişmiş ülkeler” Merkez bankaları elde eder. Bu gelirin kontrollü biçimde elde edilmesi için gelişmekte olan ülkelerin merkez bankalarının bağımsız olması, bağımsızlığın prensip edinilmesi, yani kendi devletlerinin çıkarlarını fazla korumamaları şarttır. Gelişmiş ülke Merkez bankaları gerçek değişim aracı sayılan “hart körinsi”leri basarlar.  Gelişmekte olan ülkelerin halkları, karşılıksız basılan hart körinsileri ödeme, tasarruf ve borç alma aracı olarak kullanırlar.

Gelişmekte olan ülkelerin bağımsız Merkez bankaları da hart körinsi üzerinden döviz rezervi bulundurur. Hart körinsi basabilen Merkez bankaları, kendi ülkelerinde talep edilenin katlarca fazlası kadar dışarıdan para talebi ile karşılaşırlar.

Dışarıdan olan para talebi kadar da karşılıksız para basıp, başka ülke halklarından senyoraj geliri elde ederler. Yani, bir bakıma gelişmiş ülkeler, Merkez bankaları aracılığı ile gelişmekte olan ülke halklarından vergi alırlar.”

Uluslararası kredi kuruluşları, “emisyonumuzu arttırarak üretim yapmak yerine, faizle alınan yabancı para ile aynı üretimi yapmamızı” tavsiye etmektedirler.

“Para basma enflasyon olur” diyenlere göre; “Merkez Bankası para basarak emisyonu arttırırsa enflasyon olmakta; oysa faizle dışarıdan alınan para ile üretim yapıldığında enflasyon olmamaktadır, bu sayede ülkemiz kalkınabilir” gibi saçma bir anlayış milletimize anlatılmaktadır.

IMF gibi kuruluşların etkisindeki ülkelerde yatırımların hayata geçirilmesi içinde yabancılar beklenmektedir. “Yabancılar gelsin, yatırım yapsın, bizi de işe alsın” mantığı Türkiye’mizde de hâkimdir. Oysa baş tarafta izah ettiğimiz gibi, Türkiye’nin sahip olduğu sadece 3 katrilyon dolarlık maden rezervi mevcuttur.

Yapılması gereken dışarıya el açarak yardım beklemek değil, bu kaynakları devlet–millet dayanışması ile devreye koymaktır.

Yabancı paranın bir ülke topraklarında bulunması; yani, yerli halkın emeği ve üretimi ile kendine karşılık bulması, o ülkenin sahip olduğu zenginliklerin ve milletin alın terinin sözkonusu yabancı ülkelere ve küresel semayedarlara aktarılması demektir. Maalesef yıllardan beri Türk ekonomisinde de aynı akıbet yaşanmaktadır.

Bir ülkenin kendi Merkez Bankasında başka bir devletin parasını bulundurması veya kendi topraklarında dolaşıma sunması o devleti finanse etmek demektir.

Bugün ülkemizin ve Uzakdoğu ülkelerinin Merkez bankalarında büyük miktarda ABD Doları saklanmaktadır. Mesela Japonya Merkez Bankasında 800 milyar dolar saklanmaktadır. Bu durum, “Japon halkı, 800 milyar dolarlık üretim yapmış; karşılığında ABD, kâğıdını boyayıp ona vererek, bu üretim ve emeği kendisine aktarmıştır” demektir.

Türkiye’de ise durum daha da vahimdir. Çünkü biz sadece Merkez bankamızda değil, dolaşımda da yabancı paralara izin vermekteyiz.

Yani, üretimimizin karşılığında kendi paramızın piyasada bulunması gereken emisyon miktarını, senyoraj hakkımızı kullanmakla sağlayamıyoruz. Dahası, yabancı ülkelerin emisyonlarını arttırarak bize gönderdikleri boyalı kâğıtlarını kullanıyoruz, böylece senyoraj gelirlerimizi onlar elde etmiş oluyorlar.

Liberal anlayış, “paranın serbest dolaşımı”ndan bahsederken, global sermayenin elindeki paralarla “piyasalara istediği gibi girmeyi ve ülkeleri sömürmeyi” kasteder. Oysa Milli Ekonomi Modeli’nde paranın serbest dolaşımı derken, paranın herkes tarafından ulaşılabilir olduğundan bahsetmekteyiz.

Zira aksi bir anlayış paranın belli ellerde tekelleşmesi, piyasanın birkaç insanın kontrolünde olması ve faizle beraber gelirin yalnızca bu gruba transferi demektir.

Paranın spekülatif amaçla

Bu haber 1165 defa okunmuştur.
İlginizi Çekebilir
BTP Kilis İl Başkanı Alaaddin Özkar Trafik Kazası Geçirdi
BTP Kilis İl Başkanı Alaaddin Özkar Trafik Kazası Geçirdi
Kilis Belediyesi’nden Dolandırıcılık Uyarısı
Kilis Belediyesi’nden Dolandırıcılık Uyarısı
Kilis Belediyesi'nden Hayati Uyarı:
Kilis Belediyesi'nden Hayati Uyarı: "Anız Yakma, Geleceğini Koru!"
Kilis Siyasetinde Hareketli Günler: Belediye Başkanı Hakan Bilecen CHP'den İstifa Etti
Kilis Siyasetinde Hareketli Günler: Belediye Başkanı Hakan Bilecen CHP'den İstifa Etti
Son Haberler
KEPEKÇİ: “15 TRİLYONLUK BORCA RAĞMEN VATANDAŞ RAHATLAYAMIYORSA SİSTEM İFLAS ETMİŞ DEMEKTİR”
KEPEKÇİ: “15 TRİLYONLUK BORCA RAĞMEN VATANDAŞ RAHATLAYAMIYORSA...
Altın Fiyatları 23 Haziran 2026
Altın Fiyatları 23 Haziran 2026
Dolar - Euro - TL Kuru 23 Haziran 2026
Dolar - Euro - TL Kuru 23 Haziran 2026
Dolar - Euro - TL Kuru 22 Haziran 2026
Dolar - Euro - TL Kuru 22 Haziran 2026
Altın Fiyatları 22 Haziran 2026
Altın Fiyatları 22 Haziran 2026
EKONOMİDE DEVRİM (2)
EKONOMİDE DEVRİM (2)

Ana Sayfa
Ekonomi
İslam
İlçeler
Kilis Güncel
Ulusal Kongreler
Analiz
Eğitim
Siyaset
Vefat
Spor
Bitki Rehberi
Güncel Haberler
Kültür & Sanat
Teknoloji
Sağlık
Dünya
Türkiye
Videolar
Köşe Yazarları
Foto Galeri
Video Galeri
Biyografiler
Vefatlar
Üye Paneli
Günün Haberleri
Arşiv
Gazete Arşivi
Anketler
Hava Durumu
Gazete Manşetleri
Nöbetci Eczaneler
Namaz Vakitleri
  • Analiz
  • Eğitim
  • Ekonomi
  • İlçeler
  • İslam
  • Kilis Güncel
  • Kültür & Sanat
  • Sağlık
  • Siyaset
  • Spor
  • Foto Galeri
  • Video Galeri
  • Köşe Yazarları
  • Biyografiler
  • Vefatlar
  • Üye Paneli
  • Günün Haberleri
  • Arşiv
  • Gazete Arşivi
  • Anketler
  • Hava Durumu
  • Gazete Manşetleri
  • Nöbetci Eczaneler
  • Namaz Vakitleri

  • Rss
  • Künye
  • İletişim
  • Çerez Politikası
  • Gizlilik İlkeleri

kilispostasi.com Haber Portalı 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu 'na %100 uygun olarak yayınlanmaktadır. Ajanslardan alınan haberlerin yeniden yayımı ve herhangi bir ortamda basılması, ilgili ajansların bu yöndeki politikasına bağlı olarak önceden yazılı izin gerektirir.