İdeal Türk Genci Nasıl Olmalı?

İdeal Türk Genci Nasıl Olmalı?

Gazetemiz köşe yazarlarından Abdülkadir Uğur Kepekçi'nin kaleme aldığı bu değerli E-Kitaplar serisini sizlerle paylaşıyoruz.

29 Temmuz 2020 - 11:19 - Güncelleme: 25 Ağustos 2020 - 10:35

E-Kitap olarak indir 

İDEAL TÜRK GENCİ

İdeal terimi göreceli bir kavramdır. Ferdin bakış açısına, kültür yapısına, aldığı eğitime, göre değişir.

Ancak her konuda standart bir genel geçer ölçü olmasının gerekliliği de vazgeçilmez bir realitedir.

Sosyal hayatta yaşanan gerçekler, meselenin ne kadar önemli olduğunu yaşayarak fertlere öğretmektedir.

Öncelikle kişi kendi nefsi penceresinden olayı değerlendirip kendince ideal gördüğü fikirlerini savunur ve imkân bulduklarını da hayata geçirir. Neticesinde elde ettiği ferdi ve toplumsal fayda ve zarar hesabını görünce, bir yandan daha dikkatli davranmayı bir yandan da işin bir ölçü dahilinde ele alınmasının gereğini öğrenir.

Her konuda ölçünün olması gerektiği gibi her toplumun kendi fertlerinin milli ve dini bütünlüğünü sağlamanın o toplumun millet olma vasfını elde edebilmesi için gerek şart olduğu dünya kurulduktan bu yana çok acı örneklerle öğrenilmiştir.

Ders alabilen toplumlar, tarih sahnesinde yerini korumuş, milletinin birlik ve beraberliğini koruyarak daima yücelmenin ve yükselmenin yolunu bulmuş; ders alamayanlar da parçalanmış yok olmuştur.

Türk milleti tarihte küçüklü büyüklü devletler kurmuş, dini ve milli bütünlüğünü koruyabildiği dönemlerde yücelmiş, varabildikleri her yere medeniyet götürmüş, dini ve milli bütünlüğünü koruyamadığı zamanlarda da parçalanmış yok olmuştur.

Tarihte yaşanan bu acı gerçekler, ders alınmadığı taktirde tekerrür etmeye devam edeceğine göre, hangi çağda yaşarsak yaşayalım, millet olarak genel geçer ölçü olan dini ve milli bütünlüğümüzü mutlaka korumalıyız.

Devlet-millet, sivil-asker, kadın-erkek; her ferdin derdi, tasası milli ve dini bütünlüğün korunması fikrini taşımak ve yaşamak olmalıdır.

Dünyada 20. yüzyılın en büyük belası, virüslerin alası; küreselleşme hastalığı bulaştığı günden bu yana “büyük balık küçük balıkları yutar” felsefesiyle, paraya hükmeden zalimler, mazlumları köle olarak kullandığı bir yeni dünya düzeni oluşturdular.

İnsanlık öyle bir derde tutuldu ki zalim de mutsuz, mazlum da mutsuz bir hale geldi. Mazlum zulüm gördükçe inledi ah etti, öylece mutsuz oldu.

Zalim haksızlıkla elde ettiği güç sayesinde tatminsiz, maddede obur ve doyumsuz, ruhta aç sefil ve perişanlık çekerek mutsuz bir hayat sürmektedir.

Yüce Allah’ın ilahi beyanlarında “Zalime merhamet etmeyeceğini” defalarca beyan ettiğine göre, merhamet olunmayan bir hayatın kime ne faydası olur ki?

Zalimin keyfi, geçici bir zevk sonra da acı verici bir hayat ve sonunda cehennemde azap.

Bu sebeple dünyada insanların daha mutlu ve daha adil bir yönetime kavuşması için yüce Allah kitap ve peygamberlerle kullarına gerçek ölçüleri sunmuştur.

Kula düşen görev aslında kendi menfaatine uygun olan bu ölçülere uymaktır.

KÜRESEL OYUNLARI PROF. DR. HAYDAR BAŞ BOZDU

Dünyanın başına bela edilen küreselleşme hastalığının milletlerin bütünlüğünü parçalayıp yutulabilir hale gelmesini sağlamak adına; ulus devlet, milli devlet, sosyal devlet anlayışlarının ortadan kaldırılması sağlandı. Ama daha henüz küresel güçler istedikleri başarıyı elde edemediler. Çünkü oyunları bozuldu.

Küresel güçlerin oyununun bozulması çağın bilgesi Prof. Dr. Haydar Baş’ın ortaya koyduğu hizmetler sayesinde olmuştur. 

Belli güç odaklarının ve para deccallarının projesi olarak sunulan vahşi kapitalizmin ve küreselleşmenin panzehiri olarak; milli bir siyasetle, milli bir duruşla, milli bir ekonomi modeliyle bertaraf edilebileceğini Prof. Dr. Haydar Baş ispat etti. Yazdığı eserler ve düzenlediği uluslararası sempozyumlarla dünya insanlığına bir kurtuluş yolu gösterdi.

Küresel güçler faaliyetlerini, sözde medeniyetler ittifakı, ılımlı İslam, Dinlerarası diyalog çalışmaları ve buna benzer ajan faaliyetleriyle hedeflerine aldıkları milletlerin içinden ikna ettikleri siyasi ve kültürel kuruluşlarla işi daha kolay yerine getirdiler.

20-30 yıla yakın bir zaman diliminde de bayağı yol alarak, iktidar sahipleriyle birlikte faaliyetler yürüterek, şarkılar söyleyerek yürüdüler yollarda:

“Beraber yürüdük biz bu yollarda/Beraber ıslandık yağan yağmurda/Şimdi dinlediğim tüm şarkılarda/Bana her şey seni hatırlatıyor” nameleriyle…

İçerde ve dışarda birlikteliklerini aşklarını ilan ettiler her fırsatta.

Dış mihrakların oyunları sayesinde, halkımız işin heyecanına, para ve şöhretin cazibesine kapıldı, böylece hiç de küçümsenmeyecek güçler elde ettiler. Sonunda aziz milletimizin evlatlarını şehit edebilecek, yüce meclise saldıracak, devletin bağımsızlık ve bütünlüğüne kast edebilecek ve hatta darbeye kalkışabilmek cüretini gösterebilecek kadar güç elde ettiler. Çok şükür ki emellerine kavuşamadılar.

Sayın Cumhurbaşkanımızın tepkisi olayın derinliğini anlatması açısından çok manidardır: “Ne istediler de vermedik(!)”

Halbuki işin başında, yağmurlu yollarda yürüyüş başlamadan, Sayın iktidarın, hedefe ulaşacak yola çıkmadan, en aşağından en yukarıya kadar bu yolun sonunun tehlikeleri Prof. Dr. Haydar Baş tarafından dile getirilmiş ve gerekli uyarılar yapılmıştı. 

Prof. Dr. Haydar Baş’ın uyarıları kesintisiz devam etti. Konferanslar, dergiler, gazeteler, kanaat önderleriyle yapılan uyarı çalışmaları, yetmedi; Bağımsız Türkiye Partisi hareketi ile siyasi uyarmalarla ikaza devam edildi.

O gün işin başında yapılan uyarılarla daha az zayiatla üstesinden gelinebilecek tehlikeler, şimdi büyük bedeller ödenerek de olsa bu zararlı faaliyetler durduruldu. Yürünülen bu yolun kaygan, tehlikeli, sonunun parçalanma, yokluk olduğunu dile getiren “durun bu sokaklar çıkmaz sokaklar” diye haykıran Prof. Dr. Haydar Baş küresel güçlerin oyununu bozdu.

MİLLİ VE DİNİ BÜTÜNLÜĞÜN KORUNMASI ESASTIR.

Milli ve dini bütünlüğün korunması bir toplumun millet olarak varlığını sürdürebilmesi için çok önemli bir unsurdur.

Yakın çağda dini ve milli bütünlüğümüze yapılan saldırılar ve faaliyetler sayesinde, küresel güçlerin para deccalerinin milletler üzerinde büyük tahribatları oldu.

Küresel güçlerin oyununu bozmak için Prof. Dr. Haydar Baş tarafından kurtuluş reçeteleri hazırlanıp eserler halinde ortaya konuldu.

Milli Ekonomi Modelini Türk milleti için yazdığını defalarca dile getiren Prof. Dr. Haydar Baş’ın eşsiz çözümleri başta Rusya olmak üzere dünyada birçok ülkede uygulanarak çözümün doğruluğu ispatlanmış oldu.

Milli Ekonomi Modelini yazarken Onun hayali, Türk milletini mutlu ve zengin; devletini kâinat devleti yapmak idi. 

Prof. Dr. Haydar Baş: “Milli Ekonomi Modeli ve Sosyal Devlet Milli Devlet projelerini ben milletim için yazdım. Milletimin acını doyuracak, ona iş imkânı sunacak, sırtını giydirecek; milli ve dini bütünlüğünü ve bağımsızlığını sağlayacağım.” Diyordu.

Onun ölmez fikirleri yetiştirdiği eşsiz kadro, genç donanımlı ve becerikli Bağımsız Türkiye Partisi Genel Başkanı Evlat Atatürk Hüseyin Baş tarafından iktidara taşınacağına ve Sayın Hocamızın hayallerinin mutlaka gerçekleşeceğine inancımız sonsuzdur.

Prof. Dr. Haydar Baş, sistemlerin, mekanların eşyanın ancak imanlı bilgili ve donanımlı insanın elinde hayat bulacağına, maddeyi imar edecek şahsın öncelikle ela alınmasına olan inancıyla yola koyuldu.

İnsanı yetiştirmeyen, insanı merkeze almayan hiçbir görüşün, hiçbir sistemin başarıya erişemeyeceğini tahlil edip, tedavi ve çözümünü de ortaya koyan, ömrünü “iman ve insan” davasına adayan çağın bilgesi Prof. Dr. Haydar Baş, ideal bir Türk gencinin portresini çizerek önce örnek insanın vasıfları, sonra yetişmesi sonra başarı elde edilebilmesi için mükemmel bir hedef ölçüsüyle yola çıktı:

"Maddeye esir olmayan, maddeyi esir alan Hak için madde hakimiyeti kuran bir dünya, özellikle bir nesil bekliyoruz"

Prof. Dr. Haydar Baş’ın istediği bu gencin fikir yapısı, inancı ve kültürüyle bir bütünlük arz etmesi için ideal Türk gencinin vasıflarını şöyle tarif etmiştir:

“İdeal bir Türk genci: Fundamentalist olmayacak, dindar olacak. Irkçı değil Milliyetçi olacak. Mandacı değil Bağımsızlık yanlısı olacak”

FUNDAMENTALİST OLMAYACAK DİNDAR OLACAK

Öncelikle ideal Türk genci “fundamentalist olmayacak dindar olacak” fikrini anlamaya çalışalım:

Fundamentalizm: “Dini inanış içerisinde, sosyal hayat şeklinden düşünce şekline varıncaya kadar ilk çağlarda yaşanan din anlayışını esas kabul eden, kendinden başka hiçbir fikri kabul etmeyen, dinle siyaseti iç içe gören, fikrini başkalarına bu şartlarda kabul ettirmek isteyen”, görüş anlamında kullanılan yabancı kökenli bir anlayıştır.

Bu görüş sahipleri dini şekilsel objelerle, kıyafet ve tavırlarla yaşamayı kabul edip, başkalarının kendilerine bakışlarını dikkate almazlar. Yaşadıkları çağın gereği olan yaşamsal özelliklerden, teknolojik gelişmelerden dahi uzak durarak sözde dindarlık iddiasında bulunurlar.

İslam dinini kabul ettiği halde, fundamentalist anlayış sahipleri, Peygamberimizin; “Ben güzel ahlakı tamamlamak üzere gönderildim” buyruğunu gözden kaçırıp şekilsel özelliklere takılırlar. Sakal, sarık, cübbe, takke, tespih vs. gibi şekilsel objelerle dikkat çekerler. (Burada anlatmak istediğimiz bu objelere karşı çıkma değil, öncelik sırasına olan itirazımızdır.)

Halbuki İslam’da haram-helal çerçevesi içerisinde kalmak şartıyla, giyim-kuşam, alışveriş, davranış ve yaşayış şekillerinde; yaşanılan bölge, belde ve kültürel değişiklilere açık bir anlayış vardır. Bunun aksini düşünmek zaten akılla bağdaşmaz.

Mesela İslam peygamberi Hz. Muhammed(s.a.a.) Arap toplumunda ve sıcak iklimde yaşadığı için sıcak iklime ve kültürüne uygun davranışlar, beslenme kültürü, kıyafetler ve renkler hayatının bir parçası olmuştur.

Soğuk bir beldede yaşayan birinin Onun kıyafet, sosyal yaşamını, beslenme kültürünü ve renklerini taklit etmek gibi bir düşüncesi olamaz.

Öyleyse İslam’ın fundamentalist dünya görüşüyle alakası yoktur. Müslümanlık, akla ve mantığa uygun; tevhit inancını esas alan, adalet, ahlak ve kültür birliğini, tamamen güzel ahlaklı bir hayatı savunan anlayışa sahiptir.

Bunu güzel bir lisanla Yunus Emre şöyle tarif eder: “Dervişlik hırka ile taç değildir, gönlünü derviş eden bunlara muhtaç değildir” (Dervişlikten kasıt, Allaha güzel bir kul olmaktır.) 

Bu sebeplerden dolayı Prof. Dr. Haydar Baş Hocamız ideal bir Türk gencinin tevhit düşüncesini sonuna kadar savunan, sağlam karakterli bir Müslüman olmasının gerektiğini savunur.

Rahmetli Hocamız, inancını hiçbir şeye alet etmeden, gösterişten uzak, helal ve haram sınırlarını korumak şartıyla, şekilsel objelere takılmayan, güzel ahlakla yaşamasının gerektiğini dile getirir.

İnsanı maddenin esaretinden kurtaran, şekilsel ve ruhsuz bir yapıdan kurtarıp “iman ve insan” davası kapsamında ele alan bir görüş çerçevesinde evrensel bir ölçü ortaya koymuştur.

İNSAN GÖNÜLDÜR GÖNÜL

Prof. Dr. Haydar Baş Hocamızın ideal Türk gencini tarif ederken “fundamentalist olmayacak dindar olacak” tespitini anlamaya çalışırken, İslam’ı şekilsel objelere hapsetmenin doğru olmadığının, işin aslının gönülde başlayıp gönülde bittiğini izaha devam edeceğiz.

İnsanoğlunun peşinde koştuğu her şey aslında onun sevdasıdır. Kişinin sevdası, çok ama çok önemlidir. Çünkü Onun gönül dünyasından başlayan, bir hayat boyu yaşantısına yön veren ve ahiret hayatındaki konumunu belirleyecek olan, onun sevdasıdır.

Bir insanın edindiği inanç ya da mesleğindeki derecesi, o kişinin anlama dercesine ve düşünce derinliğine bağlıdır. Bu sebeple fertten anlamadığı bir şeyin gereğini yerine getirmesi beklenemez. Okyanusu eline alamayacağına, kabına dolduramayacağına göre; okyanustan, kabının aldığı kadar istifade edebilecektir. Kabı geniş olan daha fazla istifade edebilecektir. Yani bir kişi, istifade etmek istediğinden, bilgide ve anlamadaki boyutuna göre faydalanabilecektir. Prof. Dr. Haydar Baş’ın “insan gönüldür gönül” tespitinin izahını burada anlamaya çalışmak lazımdır.

İnsan gönlü öyle bir umman, öyle bir kap ki aldıkça alan, doldukça dolan, ilahi bir sırdır. İşte onun için Prof. Dr. Haydar Baş’ın, insanı tarif ederken “insan gönüldür gönül” ifadesi bile herkesin gönül yapısına göre değişiklik arz edecektir.

İnsanın gönlü ne ile doluysa, onun değeri ve kudreti de onun kadardır.

Bu nükteyi anlayan kimse, gönlünü gereksiz şeylerle meşgul etmeyecek, gereksiz bilgiyle doldurmayacak ve gereksiz sevdalara dalmayacaktır…

Halk arasında sıkça düşülen bir hata vardır. Biri hatalı davranışlar sergiler, etrafını kırar döker. Hata yapan kişiyi tanıdığını iddia den birileri de güya onu savunmak maksadıyla “siz onun böyle yaptığına bakmayın, aslında altın gibi bir kalbi var.” Bu ifadeyle etraftaki kişiler belli bir süre için kanaatlerini değiştirseler de aslında en büyük yanılgı orada başlar. Çünkü gerçek, eninde sonunda onun davranışına yansıyarak ortaya çıkacaktır.

Kişiyi aslında ani davranışlar açığa verir. Düşünce devreye girmeden kalp kendini açığa verir. Çoğu zaman düşünce ya da ifade kalpteki duyguyu gizleyebilir. İkiyüzlülük denen şey de budur aslında…

Hazreti Mevlâna bunu ne güzel izah ediyor: “İçinde sirke bulunan kaptan bal taşmaz.”

Mana adamı, gönüller sultanı Hz. Mevlâna, açık bir şekilde: “Yaşanan bir olay karşısında sergilediğiniz söz ve davranışınız aslında gönlünüzdeki çehrenizi ele verir. Gönlünde yerleşmiş olan gerçek kişiliğin, ahlakın, derecen neyse; O’sun sen” diyor.

Bir başka tespitinde yine buna benzer bilgiler veriyor Hazreti Mevlâna; “Can konağını aramadaysan, cansın; bir lokma ekmek arıyorsan, ekmeksin. Şu nükteyi biliyorsan, işi biliyorsun demektir: Neyi arıyorsan O’sun sen.”

Arayış duygusu, gönülde bir sır değil mi? İnsan, gönlünde taşıdığı arayışı, hasreti, söz ve davranışlarına yansır…

İnsanoğlunun yaptığı iş, görünüşten çok taşıdığı niyeti ile değer bulur. Onun içindir ki Yüce Peygamberimiz (s.a.a.); “Ameller niyetlere göredir.” Buyurmuştur.

Yüce dinimizin ameleden önce niyeti, fikirden önce gönlünü, bedenden önce ruhunu ele alması ya da bütünlüğün içinde birbirinden ayrılmaz parça olmasını istemesi bundandır. Onun içindir ki yüce diniz İslam’ı şekilsel objelerle sınırlandırmaya çalışan; ummanı kendi küçük kafasına, kabına sığdırmaya çalışanlara Prof. Dr. Haydar Baş’ın “insan gönüldür gönül” tespiti büyük bir uyarıdır.

IRKÇI DEĞİL MİLLİYETÇİ OLMAK

İnsanın yaratılıştan gelen hiçbir özelliğiyle başkalarına üstünlük iddiasında bulunmasının dayanağı yoktur.

Çünkü dünyaya gelen bir kişinin anne babasını, cinsiyetini, vücut yapısını, kan grubunu, göz rengini, boyunu, tenini, ırkını, bölge ve beldesini seçme şansı yoktur. Bu sebeple de kendinde bulunup başkasında bulunmayan hiçbir özellik onun gurur kaynağı da olmamalıdır.

Cahil toplumlarda gelişen hastalıklı bir fikir olarak bazı ırklar kendi ırklarını diğer ırklardan üstün görmüşler. Irklar arasında çeşitli aşağılamalar ve çatışmalar meydana gelmiştir.

Cahiliye adetleri olsa bile hala dünyada her toplumda bu hastalıklı görüşün temsilcileri var olup kendi ırkını başkalarına üstünlük olarak görebilmektedir.

İslam bu görüşü temelden reddeder. Üstünlüğün takvada olduğunu emreder.

Hucurat suresi 13. Ayeti kerimede yüce Allah; “Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi milletlere ve kabilelere ayırdık. Muhakkak ki Allah yanında en değerli ve en üstününüz O’ndan en çok korkanınızdır. Şüphesiz Allah bilendir, her şeyden haberdar olandır.”

Peygamberimiz (s.a.a.) de Veda Hutbesinde ırkçılığın reddi konusundan son noktayı koymuştur:

“Ey insanlar! İyi biliniz ki muhakkak Rabbiniz birdir ve babanız da birdir. Bakınız, iyi kulak veriniz ne Arap’ın Acem’e ne Acem’in Arap’a ne beyazın siyaha ne de siyahın beyaza herhangi bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük takvadadır.”

Bu ayet ve hadisten anladığımız ırk üstünlük sebebi değildir ama ırkını inkâr etmenin de istenmediğidir. Çünkü farklı ırk ve milletler şeklinde yaratmayı murat eden Allah’tır.

Gazi Mustafa Kemal Atatürk “Ne mutlu Türküm diyene” fikriyatını savunurken aidiyet bağlamında isteyen herkesin ırk olarak aynı soydan olmasa da ait olduğu toplumun inanç ve kültür birliğini kabullenmek isteyenlere bir kapı açmış, Türk yurdunda aynı idealler etrafında başkalarıyla birlikte millet olma yolunu açmıştır.

Aynı çizgide düşünceye sahip çağın bilgesi Prof. Dr. Haydar Baş, bir toplumun millet olma vasfının ait olduğu toplumun değerleri etrafında bütünlük sağlayarak elde edilebileceğini savunmak adına “ırkçı değil milliyetçi olmak” vurgusuna işaret etmiştir.

Kendi milletini kendi değerlerini kendi inancını sevmeyen bir ferdin o toplumun bir ferdi olması da mümkün değildir. O toplum içinde yaşamaktan da mutlu olması mümkün değildir. Bu sebeple ırkçı olmayacak ancak milletçi olacaktır. Ki; milletiyle, devletiyle bir bilek bir yürek olabilsin.

AİDİYET DUYGUSU OLMADAN MİLLİYETÇİLİK OLMAZ

Kültürel, ekonomik ve siyasal sahada yoğunluk kazanan tahribatların altında yatan asıl sebep; milleti millet yapan aidiyet duygusunun tahrip edilmesidir. Ulus olarak yaşadığımız bu sıkıntılardan kurtulmadığımız takdirde istenilen başarıları elde etmek asla mümkün olamayacaktır.

Aidiyet duygusunu kuvvetlendirmek için fertler, ait olduğu milletin kendi tarihine ve kültürüne bağlılığı sağlanmalıdır. Bu konuma gelen fertler, ait olduğu değerlerin uğruna fedakârlıklara katlanabilir. Nitekim bir milleti ayakta tutan değerlerin başında aidiyet duygusu gelir.

Gelinen durum itibariyle milletimizin aidiyet duygusunun yeterince gelişmediği gözlemlenmektedir.

Millet olarak aidiyet duygusu yeterince gelişseydi;

Vatan toprakları üzerinde dönen dolapları görür, dâhili ve harici düşmanlara karşı can siperâne bir mücadele ortaya koyardı, böylece vatan toprakları kolayca satılamazdı…

Ait olduğu kültürü anlamış olsaydı o kültürün emri olan; “komşusu aç iken tok yatan bizden değildir” buyruğunu yerine getir, kimse evinde ya da çöplükte açlıktan ölmezdi…

Faiz illetini hemen her eve sokan batının kapitalist ekonomi anlayışlarını ülkemize hâkim kılmazdı…

Kendi menfaatini başkasının menfaatinden üstün görmez, yardımlaşma duygusunu hâkim kılma yolunda gayret sarf ederek yaşadığımız toplum huzur ortamına dönerdi…

Ait olduğu Türk milletinin tarihini bilseydi; AB ve ABD önünde kapıkulu gibi el açıp dilenci konuma düşmezdi…

Yapılan uygulamalar maalesef aidiyet duygusunun gelişmesi yönünde olmamış, bize ait olmayan haçlı batı kültürünün her cepheden etkisi altında kalınmış, millet olarak hiç de iç açıcı olmayan hallere düşürülmüşüzdür.

Gelinen noktada milli bir siyasetten milli bir duruştan asla söz edilemez. Bu durumda milli bir siyasetten ne kadar bahsedebiliriz. Kendi kültürüne güvenmeyen, kendi özünü tanımayan ve dolayısıyla aidiyet duygusuyla donanmayan bir milletin başkalarının iradesinde yok olması kaçınılmazdır.

MANDACI DEĞİL BAĞIMSIZLIK YANLISI OLMALIDIR

Bağımsızlık, bir devletin kendi bayrağı, kendi inancı, kendi kültürü, kendi parası, kendi kendine yeter bir yönetim şeklini kendi belirlemek, benimsemek ve egemenlik haklarının sonuna kadar kendi elinde olması anlamındadır.

Tük milletinin karakterini bir cümleyle izah eden Merhum Gazi Mustafa Kemal Atatürk “Türk milletinin karakteri bağımsızlıktır” ifadesinin altın çizmiş ve bir ömür, bunu hayata geçirmek için çaba ortaya koyarak işgal olmuş bir milleti esaretten kurtarmakla kalmamış; sömürülen ve işgal edilen milletlerin gönlünde bağımsızlık meşalesini yakmıştır.

Atatürk, manda ve himaye isteyenlere rağmen; işgal kuvvetlerine karşı başlattığı kurtuluş mücadelesindeki verdiği kararını Nutuk da şöylece dile getirmiştir:

“Bu kararın dayandığı en güçlü muhakeme ve mantık şuydu: Temel ilke, Türk milletinin haysiyetli ve şerefli bir millet olarak yaşamasıdır. Bu ilke, ancak tam istiklâle sahip olmakla gerçekleştirilebilir. Ne kadar zengin ve bolluk içinde olursa olsun istiklâlden yoksun millet, medeni insanlık dünyası karşısında uşak olmak mevkiinden yüksek bir muameleye layık görülemez.

Yabancı bir devletin koruyup kollayıcılığını kabul etmek insanlık vasıflarından yoksunluğu, güçsüzlük ve miskinliği itiraftan başka bir şey değildir. Gerçekten de bu seviyesizliğe düşmemiş olanların, isteyerek başına bir yabancı efendi getirmelerine asla ihtimal verilemez.

Hâlbuki Türk'ün haysiyeti, gururu ve kabiliyeti çok yüksek ve büyüktür. Böyle bir millet esir yaşamaktansa yok olsun daha iyidir!

O halde ya istiklal ya ölüm!

İşte gerçek kurtuluş isteyenlerin parolası bu olacaktır. Bir an için, bu kararın uygulanmasında başarısızlığa uğranacağını farz edelim. Ne olacaktı? Esirlik!

Peki efendim. Öteki kararlara boyun eğme durumunda sonuç bunun aynı değil miydi?

Şu farkla ki, istiklali için ölümü göze alan bir millet, insanlık haysiyet ve şerefinin gereği olan bütün fedakârlığı yapmakla teselli bulur ve hiç şüphesiz, esirlik zincirini kendi elleriyle boynuna geçiren miskin, haysiyetsiz bir millete bakarak dost ve düşman gözündeki yeri bambaşka olur. (NUTUK)

Milli benliğin korunması ve geliştirilmesi hakkında Mustafa Kemal Atatürk'ün Nutuk'taki farklı bir ifadesini aktaralım; “Efendiler! Yetişecek çocuklarımıza ve gençlerimize, görecekleri tahsilin hududu ne olursa olsun en önce ve her şeyden önce Türkiye'nin bağımsızlığına, kendi benliğine, millî geleneklerine düşman olan bütün unsurlarla mücadele etmek lüzumu öğretilmelidir. Dünyanın milletlerarası durumuna göre, böyle bir savaşın gerektirdiği ruhî unsurlar ile donanmış olmayan fertlere ve bu mahiyette fertlerden oluşan toplumlara hayat ve bağımsızlık yoktur." (TBMM 1 Mart 1922).

Bağımsız Türkiye Partisi Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş'ın "Milli Ekonomi Modeli" ve "Sosyal Devlet Milli Devlet" projeleriyle, milli para kavramıyla; milletimizi dışa bağımlılıktan kurtarmak, kendi ayaklarımız üzerinde durabilmemizi sağlamak, gelişmemiz ve milli benliğimizi tekrar kazanmamız için verdiği mücadeleyi şükranla anıyoruz.

Bu bilgiler ışığında Prof. Dr. Haydar Baş Hocamızın ideal Türk gencinin düşüncesinde “mandacı olmayacak bağımsızlıktan yana olacak” düşüncesinin ne kadar önemli olduğunu anlamış oluyoruz.

YIKILMAZ KALEMİZ İCMAL GENÇLİĞİDİR

Prof. Dr. Haydar Baş Hocamızın “benim yıkılmaz kalem icmal gençliğidir” ifadesi sıradan kullanılmış bir söz ve iddia değildir. Hakikatin ta kendisidir. Çünkü bu gençliğin temellerini atan, eğitim ocağında gençlerin yetişmesini sağlayan ve hayırlı meyveleri olarak toplumun her kesiminde, milletine hizmet eden bir kadro yetiştiren kendisidir. Bu kadro dünyasını ahireti için yaşayan ve dünya ahiret dengesini kurabilen kutlu bir kadrodur. 

Prof. Dr. Haydar Baş Hocamızın eğitim ocağı olan İcmal Dergisinin ve İcmal Gençliğinin temellerinin nasıl atıldığını ne gayeyle basım ve dağıtımının yapıldığının hikâyesini anlatayım size: 

Haydar Hocamız 1983 senesinde bir grup eğitimci arkadaşıyla bir istişare toplantısı yaparlar. Hocamız arkadaşlarına şöyle bir konuşma yapar: "Milletin gittikçe dini ve milli değerlerinden koptuğunu görüyoruz. Şayet bu konuda önemli tedbirler alınmaz ise ilerde ne devlet ne millet ne de din diye bir şey kalmayacak. Ben bir dergi çıkartmak istiyorum. Gerekli bilgi ve donanıma sahip insanlarız. Bu bilgilerimizi halkımıza derli toplu bir şeklide sunmalıyız."

Dava arkadaşlarıyla fikir olarak anlaşıyorlar ve bin bir çile ve imkânsız şartlarda imkân sağlayarak İcmal Dergisi yayın hayatına başlar.

Derginin dağıtım işini belde belde, sokak sokak, dolaşarak yazılardaki nükteleri anlatarak pazarlayan gönül erleriyle toplumda İcmal Gençliğinin ilk tohumları atılmış oldu.

Gelelim elden ve gönüllü dağıtım meselesine: İcmal Dergisi sıradan bir dergi değildir. Ağzı dualı, ilim, fikir ve gönül adamaları tarafından kaleme alınan yazıların satılmasından çok okunmasını sağlamaktı vazife...

Bu konuda eğitim alan gençlerden biri de bendeniz olduğum için yaşadıklarımı aktarıyorum:

Dergi elimize ulaştığı an önce biz gönüllü dağıtıcılar okuruz. Dağıtıma çıktığımızda bu bilgileri anlatırız. Dergiyi bazı kişiler alır, bazı kişiler de dergi almaz ama bilgiye ulaşmış olur. Bu dağıtımın iki maksadı vardır.

Birinci maksadı: Öncelikle hiçbir çıkar düşünmeden Allah'ın davasını dava edinecek kişinin kendi nefisinin terbiye edilmesidir. Kapı çalmak kolay değil, alan olur almayan olur, seven olur, döven olur, çay içirip saygı duyan olur, kovan olur. Buna tahammül etmek yürek ister. O yüreğin sahibinin nefsini ayaklarının altına alması gerekir. Böylece genç bir yandan nefis terbiye olur ve İcmal mektebinde eğitim almış olur.

İkinci maksadı: Bilginin dilden dile inanmış, ağzı dualı kişiler tarafından muhataba ulaşmasını sağlamaktır. Bu sayede bilgiyi sunan ile muhatabı arasında gönül bağları kurulmasını, insan-ı kâmil gerçeği ile tanışmasını, irşadına vesile olacak nasiplilerin nasibi ile buluşturulmasını sağlamaktır. Yani İcmal mektebine öğrenci aramaktır.

İşte Prof. Dr. Haydar Baş'ın milli ve dini bütünlüğü esas alan; Allah'a Peygambere, Ehl-i Beyt'e bayrağa sancağa milletine devletine sevdalı; Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün, Hünkâr Hacı Bektaş mayasıyla kurduğu Cumhuriyetin bekçileri nesiller yetiştirmesinde vesile kıldığı eğitim ocağının adıdır. "İcmal"

Bu sebeple Haydar Hocamızın tespiti; "Türkiye'nin yıkılmaz kalesi İcmal Gençliğidir." içi dolu, hakikatin ta kendisidir.

Bizlerde hakkı sahibine teslim etmek adına çağın bilgesi Prof. Dr. Haydar Baş Hocamızın ölmez fikirlerinden bir demet de olsa değerli dostlarımızla paylaşmakla onurlandık.

Prof. Dr. Haydar Baş Hocamızın ideal Türk gencinin nasıl olmasının kurallarını söylemekle kalmayıp o gençliği yetiştirmek için ortaya koyduğu hizmetleri de izah etmeye çalıştık.

Allah, Prof. Dr. Haydar Baş Hocamızdan razılığını arttırsın, makamını yüceltsin. İcmal Gençliği kalesini kıyamete kadar sağlam kılsın; bizleri bu dünyada Onunla olmak şerefine layık gördüğü gibi ahiret hayatında da birlikte olmayı nasip eylesin. Âmin.

ABDULKADİR UĞUR KEPEKÇİ

Bu haber 870 defa okunmuştur.

YORUMLAR

  • 0 Yorum
Henüz Yorum Eklenmemiştir.İlk yorum yapan siz olun..
Reklam
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR x
Vali Recep Soytürk’ün Babalar Günü Mesajı
Vali Recep Soytürk’ün Babalar Günü Mesajı
“Kıraathane Söyleşileri”nin 29’uncusu Gerçekleştirildi
“Kıraathane Söyleşileri”nin 29’uncusu Gerçekleştirildi