İLK HAVA SALDIRISI
1 Kasım 1911 günü, Teğmen Giulio Gavotti, "Etrich" türü uçağıyla, Tripoli'den havalandıktan sonra, Ain Zara'daki Türk mevzilerinin üzerine, yaklaşık iki kiloluk "Citelli" tipi bir bomba attı. Mevzilerin üzerinde dolaşıp yaptığı tahribatı gördükten sonra, Tagiura üzerine yöneldi ve yanındaki üç bombayı da buraya fırlattı. Üç gün sonra, Ain Zara'ya düzenlenen ikinci bir hava saldırısı, Türklerin çok şiddetli protestolarına neden oldu. İtalya, Cenevre Konvansiyonu'na aykırı davranmakla suçlandı. Havadan yapılan bombardımanın tahrip gücü, yalnızca Türk ve İtalyan gazetelerinde değil, tüm dünya basınında günün konusu oldu.
İLK TELSİZ TELGRAF
Irak Posta Direktörü Douglas Gumbley, ilk telsiz telgraf gönderen kişi olarak tarihe geçti. Gumbley, 1933 yılı Şubat ayında, buluşunu Londra'da kendi adına tescil ettirdi. Daha sonra telsiz telgraf, posta amacıyla 15 Temmuz 1933'ten itibaren Irak Postanesi'nde kullanılmaya başlandı.
UÇAKLA İLK UÇUŞ
Belirli bir güçle çalışan bir uçakla ilk uçuş, Orville Wright tarafından 17 Aralık 1903 günü saat 10.35'te 12 beygir gücündeki "Flyer-I" ile, Kittyhawk'ta, Kil! Devil tepelerinde gerçekleştirildi. Uçak, 12 saniye süren uçuşu sırasında, yerden 4 metre yükseklikte, saatte 35 millik bir hıza ulaştı. Olayın görgü tanıkları, Orville Wrihgt'ın kardeşi ve uçağı birlikte yaptıkları Wilbur Wright ile beş sahil koruma görevlisiydi. Aynı gün, üç uçuş daha yapıldı. Bunların en uzunu 59 saniye sürdü ve Wilbur, 284 metre yol almayı başardı. Ertesi gün basın, insanoğlunun havayla giriştiği bu mücadeleyi"bir hafiflik örneği" olarak nitelendirip vermedi. Olayı tüm İngiltere'ye duyuran, yalnızca Daily Mail gazetesi oldu.
HAVAYOLUYLA İLK TURİZM
Turizm amaçlı ilk uçak seferleri, 1932 yılında, Londra Politeknik Turing Derneği tarafından düzenlendi. O yıl, İngiliz Hükümeti, bir yıl önce yaşanan mali kriz nedeniyle, yurttaşlarını dış ülkelerde para harcamamaya çağırmıştı. Bu çağrı üzerine "bir uçak kiralayan Politeknik Turing Derneği, tatil yapmak isteyenleri bu uçakla İsviçre'ye götürerek Seeburg'daki kendi tesislerinde ağırladı. Böylece, geziye katılanların ödedikleri ücretin yüzde 95'i, yeniden İngiltere'ye dönmüş oldu. Bu şekilde tatile çıkan turistlerin 24 kişilik ilk grubu, Imperial Havayolları'na ait "Heracles" adlı uçakla, Mayıs ayında Croydon'dan Basle'e beş saatte uçtular. İsviçre'de geçirilen bu güzel tatilin ücreti, günlüğü 12 ile 14 İngilizlirası arasında değişiyordu. Yaptığı organizasyonlarla tatilcilerin güvenini kazanan ve onları uçak yolculuğunun güvenli olduğuna inandıran Turing Derneği yöneticileri, aynı yıl yedi Avrupa başkentini içeren "büyük bir tur" düzenlediler. Heracles uçağı ile yola çıkan turistler, 14 gün içinde 2 bin 829 mil uçtular ve Amsterdam, Berlin, Viyana, Budapeşte, Roma ve Paris'i ziyaret ettikten sonra Londra'ya döndüler. 1932 yılında da Londra Politeknik Turing Derneği, 900'ü aşkın turiste Avrupa kıtasını gezdirmişti.
İLK ANTİBİYOTİK
1928 yılında, Londra'nın St. Mary's Hastanesi'nde çalışmalarını sürdüren Prof, AIexander Fleming, tıp tarihinde devrim yaratan ilk antibiyotiği, yani "penisilin"i bir rastlantı sonucu buldu. Ancak Fleming, bu büyük keşfiyle elde ettiği maddenin uzun süre kalıcı olmasını başaramadı. Penisilinin mikrop öldürücü özellikleri, birkaç gün içinde ortadan kayboluyordu. 1940 yılında Oxford Üniversitesi'nde çalışmalarını sürdüren iki bilim adamı, Avusturya asıllı Howard Florey ve Alman asıllı Ernst Chain, penisilinin özelliklerinin kalıcı olmasını sağladılar. 1945 yılında, Fleming, Florey ve Chain, Nobel Tıp Ödülü'nü paylaştılar.
AMELİYATTA İLK ANESTEZİ
Bu tür bir uygulama, ilk kez 16 Ekim 1846'da, ABD'nin Massachusetts kentinde "General Hospital" adlı hastanede yapıldı. Dr. John Collins Waren, Gilbert Abbott adlı 20 yaşındaki matbaa işçisinin çenesindeki bir tümörü alırken anestezi kullandı. Dr. Warren'ı bu ameliyat sırasında anestezi yapması için ikna eden kişi, Bostonlu dişçi William Morton'dur. Morton'un ısrarla eteri tavsiye etmesi üzerine, Dr. Warren, hastasını ameliyat öncesinde uyuttu ve sonuç, son derece başarılı oldu. Operasyonun yapıldığı ameliyathanenin duvarına şu plaket asıldı: "Hasta, ameliyat sırasında hiç acı duymadığını söyledi ve 7 Aralık günü tamamen iyileşmiş olarak taburcu edildi. Bu buluş, bu odadan tüm uygar dünyaya yayıldı ve cerrahide yeni bir çığır açıldı."
İLK SÜPERSONİK YOLCU UÇAĞI
Tarifeli sefer yapan ilk süpersonik (sesten hızlı) yolcu uçakları, İngiliz Havayolları "Briîish Airways"in Heathrow-Bahreyn seferini yapan "Concorde"u ile, Fransız Havayolları Air France'ın Paris-Rio de Janeiro seferini yapan "Concorde"udur. Her iki uçak da, 21 Ocak 1976 günü aynı anda (11.40) havalandı. İngiltere'den havalanan pilotun adı Norman Todd, Fransa'dan yola çıkanın ise Pierre Chanoine'di,
İLK ASFALT
Bugün büyük ölçüde petrolden elde edilen ancak Trinidad Gölü gibi bazı yerlerde doğal olarak da bulunabilen asfaltın ilk kulanımı, İ.Ö. 2500 yıllarında oldu. O tarihlerde, Pakistan'- daki Mohenjo-Daro hamamlarının tuğlaları arasında yapıştırıcı olarak asfalt kullanıldı. Aynı dönemde, Mezopotamya'da ilahlar için döşenen kadirim taşlarının birbirine yapışmasının asfaltla sağlandığı da biliniyor. Katranla taşın karışımından oluşan ve "tarmakadam" denilen bir tür asfalt ise, ilk kez 1845 yılında Nottinghamshire'da kullanıldı. Günümüzde yol kaplaması olarak çok gerekli olan asfalt ise, otomotiv sanayiindeki gelişmeler üzerine 1920'li yıllardan itibaren dünya ölçüsünde önem kazandı.
İLK ANESTEZİ
Bir ameliyat sırasında hastanın uyutulması, ilk kez 30 Mart 1842 günü, ABD'nin Jefferson kentinde uygulandı. Dr. Crwford Long, "James Venable" adlı öğrenciyi, boynundaki kisti almadan önce eterle uyuttu.Dünyadaki bu ilk anestezi uygulaması için James Venable'ın ameliyat ücretinin dışında fazladan 2 dolar 25 sent ödemesi gerekti. Dr. Long, kapalı bir toplum olan Jefferson halkına, eteri ilk tanıtan bir bilimadamı olmuştu. Gençler, bu maddeye büyük ilgi gösterdiler ve ebeveynlerinin bilgisi dışında, birbirlerine küçük şakalar yapmak için Dr. Long'dan kendilerine bir miktar eter vermesini istediler. Gençlerin bu isteğini kıramayan Dr. Long, bir rastlantı sonucu, aşırı miktarda koklandığı zaman, eterin kişiyi hiçbir şey duyumsamayacak hale getirdiğini gördü. Bunun üzerine, James Venable'a yapacağı ameliyatta bu harika ilaçtan yararlanmaya karar verdi ve sonuç çok başarılı oldu. Daha sonra, dokuz başka ameliyatta da bu yöntemi kullandı. Bunlardan birinde, bir zenci çocuğun parmağını kesti. Ne var ki, onun tıp biliminde yeni çığırlar açan bu çalışmaları, Jefferson kentinin son derece tutucu olan halkını rahatsız etti. Kendisini "büyücülükle" suçlayan yaşlı Jeffersonlular, çalışmalarına derhal son vermediği takdirde, linç edileceğini söylediler. Dr. Long, çaresiz anestezi bilimine büyük katkilar sağlayabilecek araştırmalarına son verdi. Onun tıp bilimine yaptığı ve önemli katkı da, Georgia Eyaleti Tıp Derneği tarafından yapılan bir araştırma sonucu, 1852 yılında gün ışığına çıkarılıncaya kadar gizli kaldı.
İLK LOKAL ANESTEZİ
Kokainin ağrı kesici etkisi, ilk kez Viyana'daki Alman Hastanesi doktorlarından Karl Koller tarafından bulundu. Koller, Sigmund Freudkarşı tedavi edici etkilerini araştırıyordu. Kokain, anestetik olarak ilk kez, Josef Brettauer tarafından Heidelberg Kliniği'nde bir göz hastasının ameliyatı sırasında kullanıldı. Dr. Brettauer, kokainin bu konudaki yararlarını, 15 Eylül 1884'te Heidelberg'de yapılan Oftalmoloji Kongresi sırasında Dr. Koller'den öğrenmişti. Enjeksiyon yoluyla lokal anestezi ya da sinirsel bölge anestezisi, 1885 yılında Baltimore'daki John Hopkins Üniversitesi doktorlarından William Halstead tarafından takdim edildi.
İLK YAPAY DÖLLENME
Başarıyla sonuçlanan ilk yapay döllenme deneyi, 1779 yılında, İtalyan Abbe Lazare Spallanzani tarafından yapıldı. Spallanzani, İspanyol türü bir erkek köpekten aldığı dölü, dişi bir av köpeğinin üreme organına yerleştirdi. 62 gün sonra üç yavru dünyaya geldi. Bunlar, ispanyol-av köpeği türünün melezleriydi.
İNSANDA İLK YAPAY DÖLLENME
İnsan üzerinde ilk yapay döllenmeyi, 1785 yılında Paris Üniversitesi Tıp Fakültesi Dekanı Thouret gerçekleştirdi. Bay Thouret, kendisinden elde ettiği dölleri, ince bir şırınga aracılığıyla, karısının rahmine yerleştirdi. Bu deneme, sağlıklı bir bebeğin dünyaya gelmesiyle sonuçlandı. Daha sonra, 1799 yılında İngiltere'de Dr. John Hunter, hipostastan rahatsız olan bir aristokrat aile reisinden aldığı dölleri, aynı ailenin genç annesine yerleştirdi ve başarılı sonuç aldı. Kocanın dışında, bir başka erkekten alınan dölle yapılan ilk yapay döllenme ise, Philadelphia'da Prof. Pancoast tarafından 1884 yılında kloroformla bayıltılmış bir kadın üzerinde, kadının bilgisi dışında denendi. Bu deneme, kadının kısır olan kocasının isteği üzerine yapıldı.
İLK ASPİRİN
Bugün, hemen her yerde, herkes tarafından çeşitli küçük rahatsızlıklar için oldukça sık bir biçimde tüketilen Aspirin, ilk kez 1899 yılı Mayıs ayında, Almanya'nın Leverkusen kentinde, Bayer AG firması tarafından toz halinde piyasaya sürüldü. Aspirinin kimyasal adı olan "asetilsalisilik asit", ilk kez 1853 yılında Alsaslı kimyacı Karl Gerhard tarafından sentetik olarak elde edilmişti. 1897 yılında ise Bayer firmasından Dr.Felix Hoffman, bu maddeyi tedavi amacıyla ağızdan alınabilecek kadar katışıksız bir biçimde üretmeyi başardı, Önceleri, yalnızca Almanya'da reçete karşılığında satılıyordu. 1915 yılından itibaren Bayer tarafından 20'lık paketler halinde tablet olarak piyasaya sürüldü.
İLK ATOM ENERJİ SANTRALI
Bu tür bir santral, ilk kez 27 Haziran 1954 günü, Sovyetler Birliği'nde, Moskova'nın 88 kilometre uzağındaki Obninsk yöresinde kuruldu. Buradan üretilen elektrik enerjisi, endüstride ve tarımsal işletmelerde kullanıldı. Kullanılabilir kapasitesi, 5 bin KW idi.
ALKOLÜN İLK BULUNUŞU
Alkol, en eski ve en çok kullanılan kimyasal maddelerden biridir. Alkolün ilk kez, tarih öncesi insanlar tarafından, mayalanma yoluyla doğal alkol oluşturmuş meyve ve sebzelerin yenmesiyle bir tesadüf sonucu bulunduğu sanılıyor. İnsanoğlu, onun gerçek özelliklerini kavradıktan sonra, ilaç sanayiinden endüstriye,
çeşitli bilimlerden sosyal festivallere kadar birçok konuda, alkol, insan yaşamının vazgeçilmez unsurlarından biri haline geldi. İlk biranın, İ.Ö. 8000-6000 yılları arasında Mezopotamya'da yapıldığı biliniyor. O dönemde insanlar, arpanın mayalanmasını sağlıyorlar, sonra da sıcak suyla karıştırarak içiyorlardı. Bira gibi, şarabın bulunması da, çok eski yıllara dayanır. Saf alkolün ilk damıtılması ise, İ.S. 1100 yıllarına rastlar. O tarihte, İtalyanlar, şarabı ya da birayı belirli bir sıcaklığa kadar kaynatarak buhar haline dönüşen alkolü damıtarak, saf alkol elde etmeyi öğrenmişlerdi. Bu yöntem, 15. yüzyıldan itibaren Asya ve Batı Avrupa'ya yayıldı. Sarhoşluk ise, alkolün insan vücuduna girdiği ilk günden bu yana, bir toplumsal sorun oldu.
İLK ANTİSEPTİK
Mikrop öldürücü olarak kullanılan antiseptiklerin bulunmasından önce, ameliyat salonları, hasta için bir umut ışığı olduğu kadar, çok büyük tehlikelerle dolu bir yerdi. Zira, ameliyat için vücudun açılan yerlerine, mikroplar kolayca girebiliyorlardı. 1865 yılında Glaskow'da Joseph Lister adlı cerrah tarafından geliştirilen mikrop öldürücülerin, ameliyatta ilk kez kullanılmaya başlanması ile, bu sorun büyük ölçüde ortadan kalktı ve tıp biliminde yeni bir çığır açıldı.
İLK TÜKENMEZ KALEM
Günümüzde hemen herkes tarafından kullanılan tükenmez kalem, ilk kez 1938 yılında Macar heykeltıraş ve gazeteci Lasalo Biro tarafından bulundu. Biro, o yıllarda Budapeşte'de hükümet tarafından finanse edilen bir dergi çıkarıyordu. Bir gün, derginin basıldığı matbaaya gittiğinde, çabuk kuruyan mürekkeplerin sağlayacağı yararları düşündü ve ilk tükenmez kalem prototipini geliştirdi. Biro, bu keşfi üzerinde daha çok çalışmak istiyordu, ama ülkesinde Nazi baskılarının tırmanması sonucu Paris'e kaçtı. Oradan da 1940 yılında Arjantin'e gitti. Lasalo Biro, tükenmez kalemi bir türlü kafasından çıkaramıyordu. En sonunda çalışmalarının sonucunu aldı ve 10 Haziran 1943'te "mürekkep damlatmayan" bir kalemin patentini kendi adına tescil ettirdi. O sırada, Henry Martin adında bir İngiliz, hükümeti adına bazı çalışmalar yapmak üzere Arjantin'e gelmişti. Martin, bir rastlantı sonucu Biro ile karşılaştı ve buluşuna hayran kaldı. Çünkü, büyük yüksekliklerde çeşitli hesaplar yapmak zorunda kalan havacıların dolmakalem kullanırken ne denli sıkıntılarla karşı karşıya kaldıklarını biliyordu. Bu yeni kalem, bu sıkıntıların sonu demekti. Çünkü, çeşitli yüksekliklerde, hava basıncının değişiminden etkilenmesi söz konusu değildi. Derhal kalemin İngiltere haklarını satın aldı ve Reading yakınlarındaki terk edilmiş bir hangarda, İngiliz Hava Kuvvetleri için tükenmez kalem yapmaya başladı. Yanında çalışan 17 kız, ilk bir yıl içinde 30 bin kalem üretmeyi başardılar ve bunların hepsi satıldı. Biro patenti altında halka satışı yapılan ilk tükenmez kalemler ise, 1945 yılı başlarında Buenos Aires'te Eterpen şirketi tarafından piyasaya çıkarıldı. Bir Birleşik Amerikalı işadamı da, bu "büyük buluş"un ABD'ye aktarılması için faaliyete girişti. "Su altında yazabilen ilk kalem" olarak reklam edilen tükenmezler, ABD'de umulanın da ötesinde bir ilgi gördü. 29 Ekim 1945 günü New York'ta Gimbel's mağazalarında tanesi 12.5 dolardan satışa çıkarıldı ve akşama kadar tam 10 bin adet satıldı. Tükenmez kalemlerin son derece yaygın bir biçimde kullanılması ise 1958 yılında Bic firması tarafından üretilmesiyle gerçekleşti. Bir yıl içinde İngiltere'de 53 milyon Bic tükenmez satıldı. Bu, ülkede kadın, erkek ve çocuk, herkesin bir tükenmez sahibi olması demekti
İLK DOĞUM KONTROL HAPI
İlk doğum kontrol hapı, ABD'nin Massachussetts eyaletinde, Shrewsbury kentinde biyolojik araştırmalar yapan Worcester Vakfı hesabına çalışan Dr. Gregory Pincus tarafından geliştirildi. Dr. Pincus, 1950 yılında aile planlamasına ilişkin çalışmalar yapmak üzere vakfa davet edilmişti. Amacı, "zararsız, kesinlikle güvenilebilir, basit, pratik, uygulaması kolay ve hem karı, hem de koca tarafından fiziksel doyumu engellemeyen bir koruyucu" bulmaktı. Pincus ve yardımcısı Dr. John Rock, ağız yoluyla alınabilecek böyle bir ilacı insanlığın hizmetine sunabilmek için tam beş yıl olağanüstü çalıştılar. Söz konusu ilaç için yola çıktıkları ana maddeler, progestin ve östrojendi. İlk klinik deneyler 1954 yılında yapıldı.
Dr. Pincus'un mucize hapıyla ilgili ilk geniş çaplı deneme ise 1956 yılında Puerto Rico'da, San Juan kentinde yapıldı. Bu deneme-ye 1308 kadın, gönüllü olarak katıldı. Bunlardan 811 tanesine Conovid adı verilen haptan, 497 kişiye de daha sonra geliştirilen Uvulen'den verildi. Üç yıl süren denemeleri tamamlayan 830 kadından yalnız 17'si gebe kaldı. Serbest piyasada satılan ilk doğum kontrol
hapı ise, Enovid 10'dur. G.D.Searle Eczacılık firması tarafından 18 Ağustos 1960 tarihinden itibaren eczanelerde hanımların yararına sunuldu.
İLK KAN NAKLİ
Bir insana yapılan ilk kan nakli, 12 Haziran 1667 günü, Montpellier Üniversitesi Felsefe ve Matematik Profesörü ve 14. Louis'- nin özel doktoru Profesör Jean-Baptiste Denys tarafından gerçekleştirildi. O gün, Profesör Denys'e 15 yaşında bir hasta getirilmişti. Delikanlının çok yüksek ateşi vardı ve o günün yöntemlerine göre, bu yüksek ateşi düşürebilmek için kendisine tam 20 kez hacamat yapılmış, yani kanı alınmıştı. Kan kaybını karşılayabilmek için, Profesör Denys, hastasına bir kuzudan alınan 250 gram kan verdi. Bu, o günün bilimsel ortamına göre, çok tehlikeli bir denemeydi. Ancak Profesör Denys'in notlarına göre, hasta bu tehlikeli deneye "gülümseyerek" yanıt verdi ve çok geçmeden sağlığına kavuştu. Ne var ki, bu olumlu başlangıç, sonraki denemelerde de aynı sevindirici sonucu vermedi. İlk girişiminden başarılı sonuç alan Profesör Denys, daha birçok hastasına, hayvanlardan aldığı kam nakletti. Ama bu hastaların tamamına yakın bir bölümü kısa süre içinde öldü. Deney önce Fransa'da, daha sonra da öteki ülkelerde yasaklandı.
BRİÇİN İLK ÇIKIŞI
Briç, büyük bir olasılıkla Türkiye'den dünyaya yayılan bir oyundur. 1885 yılında, İstanbul'u ziyaret eden İngiliz gezgini John Collinson, burada öğrendiği kuralları, İngiltere'ye döndükten sonra 1886 yılı Şubat ayında bir kitap halinde yayınladı. Her ne kadar Collinson bu kitaba Biritch ya da Rus Briçi adını verdiyse de, oyunun Rus kökenli olduğunu gösterir hiçbir belirti yoktur. Britich sözcüğü ise, bilinen dillerden herhangi birinde belirli bir anlam taşımaz.
1906 yılında briç üzerine bir başka kitap yazan William Dalton ise, Collinson'un Türkiye'den dönüşünden çok daha önce İngiltere' de briç oynandığını öne sürer: "Mr. Scramanga adlı Yunan asıllı bir beyefendiden bir mektup aldım. Kendileri, söz konusu oyunun 1870'lı yıllarda Manchester'de yaşayan Yunan kolonisi arasında oldukça sık oynandığını belirtiyorlar. Mr. Scramanga'nın mektubundan anlaşıldığına göre, o dönemde oynanan oyunla bugün bildiğimiz briç kuralları arasında çok az fark var. Örneğin, bir eldeki dört as bugün 100 puan olarak değerlendirilirken, o zaman 80 puan olarak değerlendiriliyordu.' Briçin İngiltere'de hızla yaygınlaşması ise, 1894 yılında başladı. O yıl Lord Brougham, Kahire'de öğrendiği oyunu, Portland Kulübü'nde lanse etti. Bunun üzerine briç, hızla rağbet görmeye başladı. Ertesi yıl Haziran ayında Turf ve Portland kulüplerinin üyelerinden oluşan bir ortak komite, ilk resmi kuralları belirlediler. ABD'de ise 1892 yılının Nisan ayında, Paris'ten dönen Henry Barbey'in, orada öğrendiği oyunu arkadaşlarına öğretmesi üzerine, hızlı bir salgın başladı ve oyun bütün ülkeye yayıldı.
ULUSLARARASI İLK BRİÇ MÜSABAKASI
Uluslararası nitelikte ilk briç karşılaşması, 15 Eylül 1930'da Londra'da, İngiliz ve ABD takımları arasında yapıldı. İngiliz takımının kaptanı. Tümgeneral Walter Buller'dı. Amerikan takımının kaptanlığını ise Ely Culbertson yapıyordu. Karşılaşmayı ABD, 4 bin 845 puanla kazandı.
İLK İNŞAAT ŞİRKETİ
Bilinen en eski inşaat şirketine, 13 Temmuz 1778 günü, "Aris's Mirmingham Gazette" adlı gazetede yayınlanan bir ilanda rastlanıyor. Söz konusu ilanın metni şöyleydi: "Bu ayın 22'sinde (çarşamba günü), Snow Hill'deki Golden Cross'ta akşam saat yedi ile dokuz arasında bir inşaat şirketinin üç hissesi, açık artırma yoluyla satışa çıkarılacaktır." Aynı şirketle ilgili iki ayrı duyuru da, 26 Ekim 1778 ve 29 Mart 1779 günleri yayınlandı. Son ilanda, şirketin Richard Ketley'in elinde bulunan ve en son 80 pound teklif edilen üç hissesine müşteri arandığı duyuruluyordu. Şirketin ne zaman kurulduğu, kesin olarak bilinmemekle birlikte, ilk ilanın verildiği tarihte en az üç yıllık bir geçmişe sahip olduğunu gösterir kanıtlar vardır. ABD'deki ilk inşaat şirketi ise, 3 Ocak 1831 tarihinde üç İngiliz göçmeni tarafından, Philadelphia'da "Oxford Provident Building Association" adı altında faaliyete geçti.
İLK OTOBÜS
"Carosses â cinq solz" olarak bilinen sekiz yolcu kapasiteli ilk otobüsler, 1662 yılında Paris'te hizmete girdi. Kuruluşun isim hakkını, ünlü Fransız filozof ve bilim adamı Baise Pascal ile arkadaşı ve mali destekçisi Duc de Roannez aldı. Tarifeli servislere ise ilk kez 18 Mart 1662 günü Saint Antoine kapısı ile Luxembourg kapısı arasında başlandı. 7-8 dakika aralıklarla dört araç bir yöne giderken, üç araç da aksi yönde hareket ediyordu. Önceleri, nerede binilirse binilsin ya da nerede inilirse inilsin, aynı ücret alınıyordu. Ancak, bir süre sonra durak sistemi geliştirildi ve belirli mesafeler için belirli ücretler saptandı. Bu kitle ulaşımı, alınan patent gereğince binmeleri yasaklanan askerler ve köylüler dışında, bütün kent halkının büyük ilgisiyle karşılandı. Aristokratlar bile, özel arabalarını bir durakta bırakıyor, o "kalabalık" otobüslere binerek, "tam yedi kişiyle birlikte", üstelik halktan kişilerle seyahat etmenin "romantizmini" yaşıyorlardı. Kral dahi bu modadan kendini kurtaramadı ve bir gün bu yeni ulaşım aracını deneyerek, tarih boyunca otobüse binen sayılı kraldan biri oldu. 5 Temmuz'dan itibaren, dört yeni hat daha işletmeye açıldı. Ne var ki, ilk modanın etkisi geçip, aristokratlar alışageldikleri ulaşım araçlarına geri dönmüşlerdi. Burjuvalar da otobüs ücreti ödemek yerine, adamlarına yürümeyi öneriyorlar ve hatta zorluyorlardı, 'Şirketin faaliyete geçmesinden beş ay sonra, Pascal öldüğünde, otobüsler yarı yarıya boş gidip gelmeye başlamışlardı. Ancak, Duc de Roannez, 20 yıl daha inatla dayandı ve otobüslerini seferden kaldırmadı. Nihayet çok yaşlanınca, işin peşini bıraktı. Otobüslerin kitle ulaşım aracı olarak Parislilerin hizmetine yeniden girmesi için aradan çok uzun yıllar geçmesi gerekti. 1819 yılında Jacques Lafitte, bir otobüs filosuyla, dünyada ve Paris'te ikinci denemeyi başlattı. Bu kez, her otobüsün 16-18 yolcu kapasitesi vardı.
PETROLLE ÇALIŞAN İLK MOTORLU OTOBÜS
Bu türün ilk örneği, Kuzey Almanya'da 18 Mart 1895 günü, 15 kilometrelik Siegen- Netphen-Deutz hattında sefere başladı. Bu, Benz marka 5 beygir gücünde tek katlı bir otobüstü. Netphener Omnibus Co. adlı yerel firma tarafından işletilen otobüsün iç kısmına altı ya da sekiz yolcu oturuyor, sürücünün yanındaki boşluğa da iki yolcu alınıyordu. İlk sürücü, Netphen kentinden Herman Golze idi. Aynı türden bir başka otobüs de, 1 Temmuz 1895 günü hizmete girdi. Saatte ortalama 14 kilometre hız yapabilen bu otobüsler, bir seferlerini 1 saat 20 dakikada tamamlıyorlardı. İlk duraktan binenlerden 70 fenik, ara duraklardan binenlerden ise 20 fenik ücret alınıyordu.
Otobüslerin bir başka özelliği de, kışın, iç kısımlarının ısıtılmasıydı. Bu, o güne dek kitle ulaşım araçlarında ilk kez görülen bir uygulamaydı. Öte yandan, bazı yokuşlarda yolcular aşağıya indiriliyor ve kendilerinden otobüse bir el atmaları "rica ediliyordu". Yüksek işletme giderleri ve sık sık ortaya çıkan arızalar nedeniyle, otobüsler zamanla işletmeci firmaya çok pahalıya mal olmaya başladı ve 20 Aralık 1895'te seferlere son verildi. İki otobüs, hizmet verdikleri süre içerisinde 10 bin 600 biletli yolcu taşımışlardı.
PETROLLE ÇALIŞAN İLK BÜYÜK BOY OTOBÜS
Bunlardan bilinen ilki, 16 beygir gücünde ve 6 ton ağırlığındaki 18 yolcu kapasiteli Tenting Omnibus'tu. 1898 yılı Mart ayında Fransa'da Nantes ile Velheuil arasında sefere başladı. 9 Ekim 1899 günü ise, Londra'da 12 beygir gücündeki Alman Daimlers marka otobüsler hizmete girdi. İki katlı bu otobüslerin 26 yolcu kapasitesi vardı.
İLK SEZARYEN AMELİYATI
Hem annenin hem de bebeğin sağ olarak kurtarıldığı ilk sezaryen ameliyatı, 1500 yılında İsviçre'nin Sigershauffen şehrinde yapıldı. Görevi, domuzları hadım etmek olan Jacob Nufer, gebe eşinin rahatsızlandığını görünce, büyük bir cesaret göstererek ameliyatı tek başına gerçekleştirdi. Araç olarak ise, yalnız domuzları hadım etmekte kullandığı malzemelerden yararlandı. François Rosset'nin 1581 yılında Paris'te sezaryen üzerine yayınladığı kitaba göre, Bayan Nufer, ameliyattan sonra 77 yaşına kadar sağlıklı bir yaşam sürdü ve bu arada, birinde ikiz olmak üzere, beş normal doğum daha yaptı. Daha sonraki yıllarda, bu son bilgiyi değerlendiren bilim adamları, öykünün gerçekliğine ilişkin kuşkuya düştüler.
İLK KONSERVE BESİN
Taze yiyeceklerin kapalı kaplarda uzun süre sağlıklı bir biçimde korunabileceği fikrini ilk geliştiren kişi, Parisli Nicolas Appert'tir. 1795 yılında, Fransız Hükümeti, besinlerin konserve olarak saklanabileceği bir yöntemi bulana 12 bin frank ödül verileceğini duyurdu. Bu ödülün cazibesine kapılan Nicolas Appert, ticari açıdan da pratik bir uygulama yaptı. Madeni kaplar yerine cam kavanozları tercih etti. Yine de bugünün teneke konserve endüstrisi, kuruluş fikrini Appert'in girişimlerine borçludur. Nicolas Appert'in çalışmalarının sonucu ilk kez 1804 yılında denendi. Denizcilik Bakanı, Appert'in konservelerinden bir kısmının Bres'teki deniz üssüne gönderilmesini emretti. Burada, kavanozlar üç ay açılmadan saklandı. İlk örneklerin incelenmesinden sonra, Paris Sağlık Müdürlüğü'ne şu rapor gönderildi: "Kavanozdaki et suyu gayet lezzetli. İçindeki et parçaları da öyle. Ancak, miktar olarak biraz az. Etli ve etsiz olarak hazırlanan fasulye ve bezelye konserveleri de, henüz dallarından koparılmışcasına taze ve lezzetli!" Aynı yıl Appert, Paris'in banliyölerinden Massy'de bir konserve fabrikası kurdu. Gerekli taze sebzeyi yetiştirmek üzere, fabrikanın civarında geniş bahçeler satın aldı. Konservecilikte teneke kapların kullanılmasına ise, ilk kez 1812 yılında Bermondsey' de Donkin and Hall firması tarafından başlandı. Appert'in karşılaştığı en büyük güçlük, kavanozların sıkıca kapatılmasıydı. Bu güçlüğü yenebilmek için beş kat muhafaza içine alıyordu. Bu sorunu tamamen ortadan kaldırmayı amaçlayan Bryan Donkin ile John Hail, teneke kutu kullanmaya karar verdiler. Ama, teneke kutuların besin ambalajı olarak kullanılmasının patent hakkı, 1810 yılında Peter Durand adına tescil edilmişti. İki ortak, bin sterlin karşılığında bu hakkı satın aldılar ve başarılı bir sonuç elde ettiler.
İLK FUTBOL OYUNU
Bugün bildiğimiz anlamda futbola benzeyen bir oyun. M.Ö. 500 yılında Çin'de oynanıyordu. Avrupa'da ise, M.S. 4. yy'da Yunanlılar ve Romalılar, topa tekme atarak onu taşımayı ve belirli bir hedefe götürmeyi amaçlayan bir oyun oynuyorlardı. Bu oyunda, topu ele almak da serbestti. 1800'lü yıllarda, futbol, ragbiden ayrı bir spor dalı olarak gelişti, ama 1863 yılında İngiliz Futbol Federasyonu'nun kurulmasından sonra bile, topu ele almak ve rakibe tekme atmak yasak değildi. Bu konuda ilk yasaklar, 1871'de uygulanmaya koyuldu.
İLK TENİS OYUNU
Tenis oyununu, Haçlı Seferleri'ne katılan Avrupalılar, istila amacıyla gittikleri Kutsal Topraklar'da yaşayan Müslümanlardan öğrendiler ve ülkelerine getirdiler. 12. yy'da Fransa'da yaygınlaşan bu yeni oyun, 1370'lerde İtalya ve İngiltere'de de ilgi gördü. O dönemde kapalıya da açık kortlarda oynanan tenis oyununda, topa raketle değil, avucun iç kısmıyla vuruluyordu. Yani ağın üzerinden gelen topa tokat atmak gerekiyordu. Bu nedenle Fransızlar, bu oyuna "jeu de paume"(avuç içi oyunu) adını verdiler. Raketlerin ilk ortaya çıkışı ise 16. yy'da oldu. Tenis, asıl popülaritesini Londralı Binbaşı Walter Wingfield'a borçludur. Binbaşı Wingfield, 1874 yılında oyunun kurallarını bugünkü biçimde düzenledi ve bunu bir kitap halinde yayınladı. Ertesi yıl tenis oyunu, İngiltere Kriket Kulübü'nün faaliyetleri arasına alındı ve ilk resmi maçlar, Londra'nın güney yörelerinden Wimbledon'da yapıldı.
İLK BALON
Balonun bulunuşu, tarih öncesi insanlara kadar dayanır. O dönemde insanlar, havayla şişirilmiş hayvan derilerinin suya batmadığını kavrayarak, bundan yüzme amacıyla yararlandılar. İçine belirli gazlar doldurulan herhangi bir torbanın yeryüzünden havalanacağına ilişkin ilk bulgular ise, 17. yy'da Evangelista Torricelli gibi İtalyan bilim adamları tarafından saptandı. Çünkü, bu bilginler, atmosferi ve onu oluşturan gazları incelemeye başlamışlardı. İngiliz kimyacı Robert Böyle ise, iki önemli saptama yaptı: İlk kez olarak en hafif gazın hidrojen olduğunu kanıtladı ve "belirli bir miktar gazın hacmi genişletilirse, basınç azalır, tersine, gaz daha küçük bir hacim içine sıkıştırılırsa, basınç yükselir" şeklinde tanımlanan ve kendi adıyla anılan "Boyle Kanunu"nu buldu. 1766 yılında, bir başka İngiliz bilim adamı, Henry Cavendish, ilk kez hidrojeni "tarttı" ve havadan on bir kez daha hafif olduğunu söyledi (Aslında 14 kez daha hafiftir). İskoçyalı bilim adamı Joseph Black de, bu bulgudan yola çıkarak, içine hidrojen doldurulmuş bir balonun yerden havalanması gerektiğini söyledi. 1782'de, kâğıt yapımcısı Fransız Joseph ve Etienne Montgolfier kardeşler, bir oda içerisinde, sıcak havayla doldurulmuş balonu havalandırmayı başardılar. Bu ilk balon, ipekten yapılmıştı ve alt ucunda bir delik vardı. Hacmi ise 1.32 metreküptü. Balonun açık ağzının altında kâğıtlar yakıldı ve havalandığı görüldü. 1783 baharında Montgolfier kardeşler, deneylerini daha büyük boyutlarda,ama tabii bu kez açık havada yinelediler. Kâğıttan yaptıkları 616 metreküplük balonun üzerini, özel bir bezle kapladılar ve aynı sistemle balonu 2 bin metre havalandırmayı başardılar. Aynı yıl, Fransız fizikçi J.A.C. Charles, 28 metreküplük bir balonu, içine hidrojen doldurarak uçurmayı başardı. Balonda, Charles' tan başka iki de yardımcısı vardı. Paris üzerinde dolaşırlarken, çiftçiler, gökyüzünden üzerlerine doğru gelen bu "canavar"a karşı, yabalarla saldırıya geçtiler.
İNSANLI İLK BALON
İnsan taşıyan ilk sıcak hava balonu, 1783 yılı Kasım ayında Paris'te Bois de Boulogne yakınlarından havalandı. Mavi ve altın sarısı renklerindeki bu harika balonun yapımcıları, Montgolfier kardeşlerdi. Tarihçi Jean Pilâtre de Rozier ve Marki d'Arlandes de ilk gönüllü yolcular oldular.
İLK BAROMETRE
1644 yılında, İtalyan fizikçi Evangelista Torricelli, bir yıl önce ölen Galileo'nun düşündüğü bir deneyi yaptı. Madenciler, çeşitli denemelerden sonra bir tek pompayla suyu 10 metreden daha fazla çıkaramayacaklarını anlamışlardı. Bunun üzerine Galileo, yoğunluğu daha fazla olan bir sıvının, örneğin cıvanın, bir tüp içinde daha kolaylıkla, ancak daha küçük ölçek içinde yükseltilebileceğini düşündü. Evangelista Torricelli, arkadaşı Vincenzo Viviani ile birlikte bu düşünceyi uygulamaya karar verdi. 90 santimetre uzunluğunda bir cam tüpün alt ucunu kapattıktan sonra, içini cıva ile doldurdu. Tüpün açık ucunu parmağı ile kapattı ve altı üste gelecek şekilde çevirdi. Sonra bu açık ucu, cıva dolu bir kabın içine daldırdı. Parmağını çektiği zaman, tüpün içindeki cıvanın yüksekliğinde belirli bir düşme oldu. Ancak yine de düşüş, belirli bir noktadan sonra durdu. Kuşkusuz, cıvayı tutan bir şey vardı. Torricelli, bunu havanın basıncı olarak açıkladı. Hava, cıva ile dolu hazne üzerinde bir baskı yapıyor, bu baskı da cıva yüksekliğinin belirli bir düzeyde kalmasını sağlıyordu. Böylece Torricelli, hava basıncını ölçmeye yarayan ilk barometreyi yapmış oldu.
İLK SEPET YAPIMI
Otlardan, kamışlardan ve ince dallardan sepet ya da sele yapımının kökeni, Taş Devri insanına kadar dayanır. Ortadoğu'da 10 bin yıllık hasırlar, çeşitli kazılar sırasında ortaya çıkarılmıştır. Elde edilen bulgulara bakılırsa, tahıl depolamak amacıyla çok büyük seleler de yapılıyordu.
İLK YATAK
Döşek stili minderler, M.Ö, 2500 yıllarında Mısır'da kullanılıyordu. Eski Yunanlılar ve Romalılar dönemlerinde şölenlerde üzerine oturmak, geceleri de yatmak için döşeklerden yararlanıldı. 1600'lü yıllara kadar yatak, yalnız zenginliği ve gücü vurgulayan bir sembol niteliğindeydi. Demircilerin, ateşi güçlendirmek için kullandıkları körüklerin ilk örneklerinin, 4 bin yılı aşkın bir geçmişi yardır. Ortadoğu'da yapılan bazı kazılarda, M.Ö. 2300 yıllarında kullanıldığı sanılan demirci körükleri bütündü. Romalılara kadar yalnız demircilerin hizmetinde olan körükler, o yıllardan itibaren müzisyenlere de yararlı olmaya başladı. Körüklere bağlanmasıyla, bazı nefesli sazların çalınması, son derece kolaylaştı.
İLK BEYAZLATMA TOZU
1700'lü yıllarda, beyazlatmak ya da ağartılmak istenen çamaşırlar, bazi alkalik sıvılar içine
batırılır, sonra da kurumaları için güneş altına asılırdı. Tekstil endüstrisinin gösterdiği hızlı gelişme üzerine, dokumaları ağartmak için daha etkin ve çabuk bir yönteme gereksinim duyulmaya başlandı. 1785 yılında Fransız kimyacı Claude Louis Berthollet, o günlerde yeni bulunmuş olan klorür gazından yararlanarak, yeni bir aklaştırıcı sıvı geliştirdi. 14 yıl sonra İskoçyalı kimyacı Charles Tennant ise, bu sıvıyı toz haline getirmeyi başardı. Günümüzdeki beyazlatma tozlarında ise, sodyum hipoklorit ya da kalsiyum hipoklorit gibi çok daha etkin kimyasal maddeler kullanılmaktadır.
İLK BANYO
Romalılar döneminde banyo yapmak, bir uygarlık belirtisi sayılıyordu ye bu nedenle hemen her evde bir banyo vardı. M.S. 5. yy'da Roma İmparatorluğu'nun çökmesiyle birlikte, bu güzel alışkanlık Avrupa kıtasında büyükölçüde ortadan kalktı. Öyle ki, 1837'de Kraliçe Victoria, İngiliz İmparatorluğu'nun başına geçtiği zamanlar bile, Buckingham Sarayı'nda banyo yoktu. 1870'li yıllara gelinceye değin, banyo yapmak, insanlar için bir külfet niteliğindeydi. Bazı insanlar ara sıra sağlıklı olacağı gerekçesiyle soğuk duş alırlardı. Ama, soğuk suyla banyo yapmalarının asıl nedeni, mutfak sobası üzerinde banyo yapmaya yarayacak kadar su ısıtmanın güçlüğü idi. Üstelik, ısıtılan bu suyun banyo yapılacak yere taşınıp bir tas ya da başka bir araç yardımıyla boşaltılması Rahmeti de vardı. Boyalı galvanize metalden yapılan İlk banyo ısıtıcıları, başlıca iki tipte üretiliyordu: Yarım banyo ve duşlu banyo. Duşlu banyolarda, suyun bir el pompası aracılığıyla yukarı pompalanması gerekiyordu. Bu yüzden insanlar, bir yandan sabunlanırken, bir yandan da su pompalamak zorunda kaldıkları için çok zorluk çekiyorlardı. Yarım banyolarda ise, insanın ancak oturmasına yetecek küçüklükte küvetler vardı. Bu yüzden, bu kuvetlere "kalça banyosu" da deniliyordu. İçine giren kişi ya dizlerini göğsüne çekmek ya da bacaklarını küvetten dışarı sarkıtmak zorunda idi. 1880'li yıllardan itibaren, bugün bildiğimiz uzun küvetler ve duş sistemi geliştirildi. Sıcak su kolaylığı sağlandı ve banyolar yeniden yaygınlaştı. Türk hamamları ise, yüzyılımızın başından itibaren rağbet görmeye başladı. Bu hamamlarda, önce buhar banyosu yapılıyor, sonra da keseleniliyordu;. Avrupalılar, bu keseleme işlemini biraz değiştirerek, adına "masaj" dediler. Daha sonra alınan bir ılık duşla, banyo tamamlanmış oluyordu. Bugün bildiğimiz saunaların ilk örnekleri ise, 1890'lardan itibaren Fin hamamı adı altında evlere kadar girdi. Her tarafı kapalı bir kutunun içine yerleştirilen bir soba sayesinde, kutu içinde büyük bir hararet sağlanıyordu. Kutunun kapısı dışarıdan açılıyor, içeriye birisi girdikten sonra da yine dışarıdan kapatılıyordu. Bu yöntemin en büyük sakıncası, içeride yanan sobanın tehlikeli bir hal alması durumunda, içerdeki kişinin kaderiyle baş başa kalmasıydı.
İLK BOMBA
Havadan atılan ilk bombalar, 1849 yılında Avusturya ordusu tarafından, o dönemde Avusturya İmparatorluğu'na bağlı olan Venedik'te, ayrılıkçı bir isyanın baş göstermesi üzerine kullanıldı. Balonlarla kent üzerine gelen Avusturyalılar, bombalarını isyancı birliklerin üzerine fırlattılar. Bu saldırı, ayrılıkçıların cesaretini büyük ölçüde kırdı. 1912 yılında İtalyanlar, Trablusgarp'taki Türk-İtalyan Savaşı sırasında, nitrogliserinden ürettikleri bombaları kullanarak, ilk kez uçakla bombardıman yaptılar. Birinci Dünya Savaşı sırasında, bombaların gelişimi sürdü. Ama asıl büyük gelişme, İkinci Dünya Savaşı sırasında sağlandı. Çünkü, havadan yapılan bombardımanın önemi, açıkça ortaya çıkmıştı. Bunun üzerine bombalar, boyut olarak büyüdü ve özel amaçlı olarak çeşitli türlere ayrılarak, çeşitli biçimler aldı. Bunlar, gemilere, uçaklara ya da karada belirli yerlere yerleştirildiler ve saldırı ya da savunma amacıyla kullanıldılar
İLK TANSİYON ÖLÇME AYGITI
Halk arasında tansiyon aleti olarak bilinen ve kan basıncını ölçmeye yarayan aygıt, ilk kez 1896'da İtalya'da Dr. Scipione Riva-Rochi tarafından yapıldı ve sphygmo manometre adıyla kullanıldı. Bu aygıtta, ana atardamarlardan birinin üzerine bir bant içinde hava basıncı uygulanır. Bu basıncın, kan basıncının altına düşürülmesiyle, atış sesleri kulaktan duyulur ve bu arada aygıtın basınç ölçerindeki rakam okunur.
İLK ŞİŞE
İ.Ö. 1400 yıllarında, Mısır'da küçük cam şişeler yapılıyordu. Mısırlılar, bu konuda tekniklerini ve üretimlerini hayli geliştirdiler ve 1000 yıl sonra (M.Ö. 400), Roma'ya şarap şişesi ihraç etmeye başladılar. Ancak, cam şişelerin Avrupa'da rağbet görmesi için, aradan yıllar geçmesi gerekti. 16. yy'da şişeler geniş ölçüde kullanım alanı buldu. Î775 yılında, İngiltere'de soda ve maden suları özel şişeler içinde satılmaya başlandı. 1821 yılında, Bristollü camcı Henry Ricketts, belirli mamuller için tek tip ve hacimde şişe yapmayı akıl etti. Bunların üzerine etiket de yapıştırılıyor ve reklam açısından çok yararlı oluyordu. 1904 yılında Amerikalı Michael Owens, ilk tam otomatik şişe makinesini gerçekleştirdi ve şişe üretimi ansızın olağanüstü artış gösterdi. O güne kadar ustalar, şişeleri ağızlarında üfleyerek yapıyorlardı. Şişenin ağız kısmını kapak için yivli yapmayı ilk bulan, İngiliz Francis Joseph Beltzung'dur (1852). 1892 yılında ise Amerikalı William Paitner, metal şişe kapağını ve açacağını icat etti.
İLK TOKA
Eski Yunanlıların ve Romalıların, kemerlerini sıkıştırmak için kullandıkları tokaların biçimleri ve işlevleri, o günden bu yana çok az değişikliğe uğradı. Ortaçağ'da toka, önemli bir aksesuar oldu. 17. yy'da boyları iyice küçülerek ayakkabıların üzerine yerleştirildi. 1781 yılında Daniel Winwood, İngiltere'nin Birmingham kentinde ilk toka makinesini yaparak, o güne kadar bir el sanatı olan bu iş kolunuda fabrikasyon hale getirdi.
İLK SUTYEN
M.S. 3. yy'dan kalma bir Sicilya mozaiğinde, bikini giymiş bir kadın figürü görülürse de, geçmiş dönemlerde, özellikle belin üst kısmını kavrayan iç çamaşırları, genellikle çok büyük ve dardı. Vücudu da sımsıkı sarardı. Bunlar, 19. yy'ın sonlarında yerlerini korselere bıraktılar. Korse giyen kadınlar, dimdik dolaşıyor, otururken bile yeterince rahat edemiyorlardı. 1900'lerin başında, cendere gibi iç çamaşırlarına karşı ilk tepkiler başladı. 1903 yılında Londralı Bayan Kate Morgan, yeni tür bir korsenin patentini aldı. Bu korsede, göğüsleri saran kısım, daha yumuşaktı. Altı yıl sonra "Vogue" dergisinin ABD'de yayınlanan baskısında, "ayrı bir göğüs giysisinin" ilk reklamı yayınlandı. 1913 yılında Amerikalı Bayan Mary Phelps Jacob ya da bilinen adıyla Bayan Caresse Crosby, ilk sutyeni yaptı. Bu ilk örnekte, iki cep mendili, ortadan bir şeritle birbirine birleştirilmiş, lastik şeritlerle de sırttan bağlanmıştı.
İLK EKMEK
Ekmek, binlerce yıldır insanoğlunun temel gıdası olma özelliğini korumaktadır. Günümüzden
9 bin yıl önce, Mezopotamya'da ilkel tahıl ürünlerinin tarımı yapılıyordu. Hemen hemen aynı dönemde de Amerika kıtasında, California yöresinde yaşayan yerliler de, ekmeklik un elde edebilmek için bazı ürünleri ekip biçyorlardı. Önceleri tahıl iki düz taş parçası arasında ezilerek un haline getiriliyordu. Bu un, suyla karıştırıldıktan sonra açık havada yakılan ateşler üzerine yerleştirilen kızgın taşların üzerinde pişirilerek ekmek haline dönüştürülüyordu. Un elde etmek için buğday, arpa, çavdar, mısır ve darıdan yararlanılıyordu. Eski Mısırlılardan kalma duvar resimlerinde, taşların arasında tahıl ezerek un elde etmeye çalışan kadınları canlandıran tablolar da vardır. O dönemin ekmekleri, oldukça sertti. Ancak, yassı somunların askeri kamplara ya da av bölgelerine taşınması da, oldukça kolaydı. Günümüze kadar kalabilen ilk ekmek örnekleri, Hindistan'da bulunan çapati ile îskoçya' nın yulaf ekmeğidir.
Yukarıda bahsettiğimiz ekmek türlerinin hiçbirisinde, maya kullanılmadığından, hepsi de basık ve sertti. Mayanın bulunuşu bir rastlantı sonucu oldu. M.Ö. 2000 yılında, Mısırlı bir fırıncı, hazırladığı ekmek hamurlarını güneşin altında unuttu. Bu arada hamur mayalanmıştı. Fırıncı, unuttuğu hamurlan anımsayıp onları fırına koyunca, pişen ekmeklerin kabardığını gördü. Aynı dönemde Mısırlılar, kubbe şeklinde kapalı fırınları yapmayı da başardılar. Bu tür fırınlar içinde, ısı, ekmeğin her tarafından eşit şekilde geçiyor ve böylece daha lezzetli ve kontrollü bir pişirim sağlanıyordu.
M.Ö. 1. yy'da Yunanlılar, su değirmenini buldular. M.S. 700 yılında da Araplar, yel değirmenini yaptılar. Beyaz undan yapılmış ekmek ise, Avrupa'da un elde etmenin güçlüğü nedeniyle, geniş halk kitlelerinin ulaşamayacağı bir lükstü. 1880 yılında İsviçre'de ilk başarılı değirmen yapıldı. Bu değirmen, unun rengini karartan kepekleri de eliyordu ve has undan ekmek yapımı yaygınlaştı. Günümüzde ise ekmekler, fırınlarda da üretilmekle birlikte, genellikle fabrikalarda pişirilmekte ve içlerine vitamin gibi bazı katkı maddeleri de eklenmektedir.
İLK TUĞLA
Bugüne dek bulunabilen en eski tuğlalara, Filistin'de bir kazıda rastlandı. 8 bin yıllık oldukları
saptanan bu tuğlalar, güneşte pişirilmiş balçıktan yapılmıştı. M.Ö. 3000 yılında Mısırlılar, pişirdikleri tuğlaların sonradan çatlamasını önlemek için, balçığın içine saman parçaları koymayı öğrenmişlerdi. Özel kalıplar içinde dökülen bu karışım (kerpiç), ara sıra tersyüz edilerek güneşte kuruluğu arttıkça tuğlaların daha dayanıklı olduğunu fark eden Mezopotamyalılar, tuğlaları güneşin altında kuruttuktan sonra, bin dereceye varan sıcaklıktaki fırınlarda ayrıca pişirdiler. Endüstri devrimi sırasında, tuğlaların yapımı da fabrikasyon haline getirildi. İlk tuğla makinesi, 1825 yılında İngiltere'de yapıldı. Ticari açıdan başarılı olan ilk tuğla üretim tesisleri ise, 1879 yılında yine İngiltere'de, Richard Bennett tarafından kuruldu. 1930 yılından itibaren ise çimento ve kül karışımından biriket üreten tesisler kuruldu.
İLK FIRÇA
İspanya'nın kuzeyinde bulunan ve M.Ö. 25 bin yıllarından kaldıkları saptanan Taş Devri'ne ait duvar resimlerinin hayvan tüylerinden yapılmış fırçalarla boyandığı anlaşılmaktadır. M.Ö. 2000 yılında yapılan Yunan freskleri de, bir sapın ucuna geçirilmiş hayvan kıllarından elde edilen fırçalarla boyanmıştı. Elbise fırçalarının kökeni ise, 1400'lü yıllara dayanır. O tarihlerde, köpek kılları düzenli bir biçimde kesildikten sonra, tahta bir kalıba yerleştiriliyor ve böylece fırça elde ediliyordu.
İLK BULDOZER
1870'li yılların ortalarında, Amerika'da geniş çaplı hafriyat işlemlerinde atlar tarafından çekilen kepçeler kullanılıyordu. 1900'lü yılların başlarında, daha sonra ABD'de Caterpillar tesislerini kuracak olan Benjamin Holt, buharlı bir traktörün tekerlerine palet yerleştirdi.
1923 yılında bu traktörün önüne bir de kepçe eklendi. Sekiz yıl sonra dizel motorlarının takılmasıyla, modern buldozerin ilk örneği geliştirilmiş oldu. 1930'larda Almanya'da buldozerler, dev otobanların yapılmasında büyük yarar sağladı. 1945 yılından sonra, İkinci Dünya Savaşı'nın ardından, İngiltere'de ve Avrupa'da buldozerlere yeniden çok iş düştü. ABD'de de hızlanan inşaat sektörü, bu araçtan alabildiğince yararlandı. Günümüzde Japonlar, su altında uzaktan kumanda ile çalışabilen ve denizaltı tünellerin yapımında kullanılması amaçlanan buldozerlerin denemelerini sürdürmekteler.
İLK DÜĞME
Metal düğme, uygarlığa Romalıların bir katkısıdır. Ancak, Romalılardan çok daha önce, M.Ö. 2000 yıllarında, Yakındoğu'da düğme kullanıldığı biliniyor. Bu ilk düğmeler, genellikle hayvan kemiklerinden ya da tahtadan yapılıyordu. 13. yy'dan itibaren düğme, Avrupa' da da yaygın bir biçimde kullanılmaya başlandı. 1700'lü yıllarda, İngilizler, düğmeleri Afrika'dan köle almak için kullanıyorlardı.
İLK KALP AMELİYATI
Doğrudan kalbi ilgilendiren ilk ameliyat, 9 Eylül 1896 günü, Frankfurt kent hastanesinde Doktor Louis Rehn tarafından gerçekleştirildi. Hasta, 22 yaşındaki bahçıvan yamağı William Justus'tu. Meyhanede çıkan kavgada, kimliği bilinmeyen bir saldırgan tarafından göğsünden yaralanmıştı. Sağ karıncıkta, 1.5 santimetre uzunluğunda bir yara görüldü. Yaradan kan büyük bir hızla akıyordu. Yara, ipek tamponlarla kapatıldı ve plevra ile kalpzarı çevresindeki kan birikintisi temizlendi. Hasta, kısa süre içinde tamamen iyileşti. 10yıllık meslek yaşamı süresinde Dr. Rehn tarafından gerçekleştirilen 124 kalp ameliyatında, hastalardan yüzde 40'ı iyileşti. Daha önce, kalbinden yaralanan kişilerde ölüm oranı yüzde yüzdü.
İLK KALP NAKLİ
İlk kalp nakli, 2 Aralık 1967 günü, Güney Afrika'nın Cape Town kentinde Groote Schuur Hastanesi'nde Doktor Chnstian Barnard tarafından gerçekleştirildi. Louis Waskansky adlı bir toptan bakkaliyeci, yıllardır kronik kalp hastalığından şikâyetçiydi ve artık ölümün eşiğine gelmişti. Bir trafik kazasında beyni parçalanan 25 yaşındaki Denise Darvali adlı gencin kalbi alınarak Waskansky'ye takıldı. Altı saat süren ameliyat sırasında, Dr. Barnard'a 30 kişilik bir ekip yardım etti. Louis Waskansky,yeni kalbiyle 18 gün yaşadıktan sonra, akciğer iltihabından öldü.
İLK HALI SÜPÜRGESİ
Kullanılabilir ilk halı süpürgesinin patenti, 19 Eylül 1876 günü, Michigan'da, Melville R. Bissell tarafından alındı. Bir porselen mağazası işleten Bay Bissell'in, toza karşı alerjisi vardı ve bu nedenle sık sık başı ağrıyordu. Hiç değilse yerdeki halıları toz kaldırmadan süpürebilecek bir aygıt yapmayı kafasına koydu ve sonunda bu amacına ulaştı. Geliştirdiği pratik aygıtın birçok parçası, parça başı anlaşan ev kadınlarınca üretiliyor, daha sonra Bay Bissell, eşiyle birlikte bunları monte ediyordu. Bay ve Bayan Bissell, daha sonra ürünlerini pazarlamak üzere Bissell Halı Süpürgeleri adlı bir şirket kurdular.
İLK ÇEK
Hamiline yazılmış ilk çek, 22 Nisan 1659 günü, Londra'da Nicholas Vanacker'a ödendi. 10 pound değerindeki bu çeki ödeyen banka, "Clayton and Morris"ti. El yazısıyla yazılmış olan çekin aslı, 1976 yılı Aralık ayında Londra'da Sotheby's müzayede salonlarında yapılan bir açık artırmada 1300 pounda satıldı. Bugün kullandığımız çeklerin atası olan bu ilk çek, tıpkı günümüzdeki örnekleri gibi düzenlenmişti. Miktar, önce yazıyla, sonra da rakamla belirtilmişti.
İLK ÇİKLET
Ticari olarak ilk çikleti 1848 yılında John Curtis evindeki sobanın üzerinde üretti ve "State of Maine Pure Spruce Gum" adı altında pazarladı. 1850 yılında Portland'a taşındı ve "Şekerli Kaymak", "Beyaz Dağ", "Dördü Birden", "En Büyük ve En Güzel" gibi adlarla parafin çikletler üreterek sattı. Bu arada, sattığı çikletlerin içine bazı armağanlar koymayı da unutmadı. Sakızla birlikte verdiği ilk armağan, Amerikan bayrağıydı. Otomatik aygıtlarla ilk çiklet satışına ise 1888 yılında başlandı. "Tutti-Frutti" marka çikletleri satan otomatik makineler, New York'un çeşitli yörelerindeki istasyonlara Adams Gum Co. adlı şirketten Thomas Adam tarafından yerleştirildi.
İLK SIVI ÇİKOLATA
"Public Adviser" adlı derginin 16-22 Haziran 1657 tarihli nüshasını alan İngilizler, şöyle bir duyuru ile karşılaştılar: "Queen's Head Alley'de, Bishopsgate Caddesi'ndeki Fransız'ın evinde harika bir içki var. Batı Hindistan'dan getirilen ve günün her saatinde hazır bulunan çikolata adlı bu içkiyi çok seveceksiniz. Üstelik fiyatı da son derece makul." Duyuruda sözü edilen "içki", ezilmiş kakao tanelerine, ararot, sago ve arıtılmış şeker eklenerek hazırlanıyordu. 19. yüzyılın ilk yarısında ise yapımcılar bu karışıma biraz da aşı boyası ilave ettiler. 1860'lı yıllarda üretilen "Cadbury" çikolatalarının içeriğinde beşte bir oranında kakao vardı. Geri kalanı, patates nişastası, sago, un ve şeker pekmezi idi. Un, kakao yağının tadını gidermek için eklenmişti.
YENİLEBİLİR İLK ÇİKOLATA
Bu tür çikolatalar, fabrikasyon olarak ilk kez 1819 yılında, İsviçre'nin Vevey kentinde üretildi. Fabrikanın sahibi, François-Louis Cailler adlı 23 yaşında bir işadamıydı, Cailler, çikolatalarını bloklar halinde üretti ve satışa sundu. Cailler'den bir süre önce, bazı İtalyan ve Fransız tatlıcıların küçük atölyelerinde el emeğiyle çikolata ürettiklerine dair bazı bulgular da var.
İLK AMBALAJLI ÇİKOLATA
Çikolataların özel ambalajlar içinde satılmasını ilk düşünen ve uygulayan yapımcı firma, İngiltere'nin Cadbury's adlı ünlü kuruluşudur. Cadbury's, 1866 yılında özel kutular içinde, portakallı, limonlu, ahududulu ve karışık lezzetli çikolataları piyasaya sundu. İlk paketlerin üzerinde, firmanın sahibi Richard Cadbury'nin altı yaşındaki kızının kucağında kedisiyle birlikte çekilmiş bir resmi vardı. Oleografi tekniğiyle çoğaltılmış resimler, karışık drajelerin bulunduğu oval kutuların üzerine yapıştırıldı.
İLK SİGARA
Ticari amaçla ilk sigara 1843 yılında Fransa'da devlet tekelindeki "Française des Tabacs" adlı kuruluş tarafından üretildi. İlk parti 20 bin sigara, Kraliçe Marie-Amelie tarafından o yıl Paris'te düzenlenen bir kermeste satıldı. Üretim tamamen elle yapıldığından verim son derece düşüktü. 1872 yılına gelindiğinde, Fransa'da ancak 100 milyonuncu sigara üretilmişti. Fabrikasyon olarak sigara üretimine ilk kez 1853 yılında Küba'nın başkenti Havana'da "Don Luis Susini" tarafından başlandı. Don Susini, üretimde insan emeği yerine buharlı araçlardan yararlandı. Bazı kaynaklarda, günde 2 milyon 580 bin sigara yaptığı ileri sürülür. Ancak bu biraz abartılmış olabilir. Ama bir aylık süre içinde söz konusu rakama ulaşacağı da kesindir. Markalı ilk sigara ise İngiltere'de 1859'da "Tatlı Üçler" adıyla üretildi. Firmanın sahibi olan Robert Peacock Gloag, 1854-1856 yılları arasındaki Kırım Harbi sırasında, Ruslara karşı Türklerle omuz omuza savaşmıştı. O sırada, silah arkadaşı Türklerden sigara sarmasını öğrendi. Ülkesine döndüğünde sigara üretimine geçmeye karar verdi. Gloag'ın Pazar bulmak gibi bir sıkıntısı da yoktu. Zira pek çok İngiliz, tıpkı kendisi gibi Kırım Savaşı sırasında ya Türklerden ya da esir düştükleri Rus zindanlarından sigarayı öğrenmişler tiryakisi olmuşlardı. Alttan itilerek açılan ilk sigara paketleri, 1952 Ağustos'unda Güney Afrika'daki Rothmans tesislerinde kullanıldı. Jelatin ambalajlı ilk sigara paketleri de 1931 yılında Craven A firmasınca piyasaya sunuldu.
İLK SİNEMA
Sinema salonlarının ilki, 26 Haziran 1896 günü, ABD'nin New Orleans kentinde Wii!iam T.Rock tarafından açıldı. Vitascope Hall adlı bu salonun 400 koltuğu vardı. Giriş ücreti 10 sentti. Makine dairesine girip Edison marka oynatıcıyı görmek isteyenlerden, ayrıca bir 10 sent daha alınıyordu. İlk sinema makinisti de William Reed idi. Filmlerin çoğu kısa metrajlı doğa görüntüleriydi. Bunlar arasında, ABD'de gösterilen ilk İngiliz filmi olan "Wavez off Dover" da vardı.
İLK SAAT
Mekanik ilk saatle ilgili bilgilere, Çin İmparatorluk Sarayı'nın ünlü öğretmenlerinden Su Sung'un "Hsin I Hsiang Fa Yao" adlı kitabında rastlıyoruz. Sung'un kitabında, şemalarla tarif ettiği saat, 3 metre yüksekliğindeydi. Zembereği, su gücüyle hareket ediyordu... 1088 yılında yapılan bu saatin arkasında, gerekli ayarlamaları yapabilmek için bir de kapak vardı. .
İLK ÇALAR SAAT
Almanya'da Würzburg kentinde, 1350-1380 yılları arasında yapılan ilk çalar saat duvara aşılabilecek şekilde planlanmıştı. Bu saat, halen Würzburg'daki Mainfrankisches Müzesi'nde muhafaza edilmektedir. Ortaçağ'da çalar saatler, özellikle manastırlarda yaygın bir biçimde kullanılıyordu. Zira, buralarda belirli zamanları kaçırmamak gerekiyordu.
SARKAÇLI İLK SAAT
Hollandalı bilim adamı Christian Huygens, 1656 yılı Aralık ayında, Lahey'de ilk sarkaçlı saati yaptı. Saatin çalışma prensibi, 70 yıl önce Galileo tarafından belirlenen salınım hareketleri esasına dayanıyordu. Sarkaçlı saatlerin ticari amaçla üretimi ise Huygens'in ustası Samuel Coster tarafından 1658 yılında gerçekleştirildi.
İLK KAHVE
Kahveyi ve yararlarını ilk belirleyen kişi, ünlü Türk bilgini İbni Sina'dır. İbni Sina, M.S. 1000 yılında kahveyi keşfetti ve ona "bunc" adını verdi. Bu isim, bugün Etiyopya'da hâlâ kullanılır. Kahve, yüzyıllar boyunca, tıpta ilaç olarak kullanıldı. 16. yüzyıldan itibaren Ortadoğu ülkelerinde keyif verici, sosyal bir içki olarak kullanılmaya başlandı.
İLK NESKAFE
Bugün Avrupa ve Amerika'da yaygın bir biçimde kullanılan "Neskafe" sekiz yıllık bir araştırmadan sonra ilk kez 1938 yılında İsviçre'de Vevey kentindeki Nestle tesislerinde hazırlandı. Nestle firmasına kahve çekirdeklerinden, suda kolayca eriyebilecek bir toz elde etme fikrini, 1930 yılında, satışlarını artırmak isteyen Brezilya Kahvecilik Enstitüsü vermişti.
İLK KAHVEHANE
İlk kahvehane, 1554 yılında Şam'dan gelen Hakim ve Cem adlı iki tacir tarafından İstanbul'da açıldı. Daha sonra sayıları hızla arttı. Bu kahvehanelere, "aydınlar okulu" anlamında "mekteb-i irfan" deniliyordu. Sütle birlikte içilen kahve servisi yapan ilk kahvehaneyi ise, 1683 yılında Polonyalı gezgin Franz Georg Kolshitsky Viyana'da açtı. Viyana usulü kahve denilen ve yalnızca haşlanmış kahve suyundan oluşan telvesiz kahvenin mucidi de odur.
İLK BİLGİSAYAR
Programlanabilen, özel kartlardan talimat alabilen, bellek bankasının yardımıyla hesap yapıp problem çözebilen ilk aygıt, Charles Babbage tarafından düşünüldü. "Analytical Engine" adı verilen bu aygıtla ilgili çalışmalar, Londra'da 1822 yılında başladı ve 1871 yılına kadar sürdürüldü. Aygıtın yapımında, Babage'ın da büyük emeği geçti. Cebinden tam 6 bin pound harcadı. Hükümetten de 17 bin pound yardım almıştı. Ancak, bu olağanüstü aygıtın başarıyla çalışabilmesi için, binlerce küçük parçanın yapılması gerekiyordu ki, bu da o günün teknolojisine göre olanak dışıydı. Eldeki tüm kaynaklar değerlendirildiğinde, Babbage'ın bu harika düşüncesinin, onun yaşadığı yüzyıl içinde hayata geçirilemediğini görüyoruz.
Programlanabilen ilk kullanılabilir bilgisayar, İsveç'in Stockholm kentinden GeorgeScheutz tarafından yapıldı ve 1855 Paris Panayırı'nda sergilendi. Bu bilgisayar, Babbage'in prensiplerine göre, ancak çok daha basit olarak yapılmıştı. Scheutz'un "hesap makinesi", dört işlemi çözebiliyor ve sekiz basamağa kadar hatasız sonuç verebiliyordu. Bu ilk' 'bilgisayar'', New York'taki Albany Rasathanesi tarafından satın alındı ve astronomi çizelgelerinin hesaplanmasında kullanıldı.
BİLGİ İŞLEM ARACI İLK BİLGİSAYAR
Patenti 8 Ocak 1899 günü New York'ta, Dr. Herraan Hollerith tarafından alındı. Elektrikle çalışan ilk modeli, ABD Nüfus Bürosu için yapıldı ve 1890 nüfus sayımı sırasında kullanıldı. Sayım sırasında ABD yurttaşlarınca doldurulan kartlar, bu bilgisayarda değerlendirildi. 1896 yılında Dr. Hollerith, Sayım Bürosu'ndaki görevinden ayrıldı ve Tabulating Machine Co. adlı bir firma kurarak, bilgisayar üretimine ve pazarlamasına başladı. Bu şirket, daha sonra dev bir firma olan IBM'in temelidir. IBM makineleri tarafından kullanılan 80 sütunluk kartlara da "Hollerith Kartı" adı verilir.
İLK ELEKTRONİK BİLGİSAYAR
"Colossus I" adlı ilk elektronik bilgisayar, hükümet tarafından gizlice yürütülen çalışmalar sonucu Londra'da Prof. Max Newman başkanlığında bir ekip tarafından 1943 yılı Aralık ayında üretildi. Tek amaçlı, tümüyleelektronik olan Colossus 1, kriptoanaliz (şifre çözüm) çalışmaları için yapıldı. Bir saniye içinde 5 bin ayrı şekli değerlendirebilecek yetenekteydi. Düşman ordularının haberleşme sistemlerini çözerek, İkinci Dünya Savaşı'nın İngilizler lehine sonuçlanmasını sağlayan en büyük etkenlerden biri oldu. Çok amaçlı tümüyle elektronik ilk bilgisayar ise, 1946 yılında ABD'de Pennsylvania Üniversitesi Elektrik Mühendisliği Fakültesi'nde J. Presper Eckert ve John W. Mauchly tarafından üretildi. "Computer" ya da "ENIAC" adı verilen bu aygıt, 30 ton ağırlığındaydı ve 19 bin 500 parçadan meydana geliyordu. ABD Genelkurmay Levazım Daire Başkanlığı, bu "harika" aygıtı, Maryland'deki Balistik Araştırma Laboratuvarı'na yerleştirdi. Burada, rüzgârın hızı, bombanın türü ve
hava koşulları değerlendirilerek, bombardıman hesaplan yapmak için kullanıldı.
ÜRETİLEN İLK ELEKTRONİK BİLGİSAYARLAR
ABD'de, Philadelphia'da Remington Rand; İngiltere'de Lancashire'de "de Ferranti" marka elektronik bilgisayarların fabrikasyon üretimine aynı dönemde başlandı. Üretilen ilk Ferranti marka bilgisayar, 1951 yılında Manchester Üniversitesi'nde kullanılmaya başlandı. Remington Rand tarafından imal edilen "Univac I" marka bilgisayarların ilki ise, 14 Haziran 1951 günü, özel bir törenle ABD Sayım Bürosu'nun hizmetine sunuldu. Univac, aynı zamanda manyetik bantlarla çalışan ilk bilgisayardır.
İLK HALK KONSERİ
Dünyadaki ilk halk konseri, 30 Aralık 1672'de İngiltere'de düzenlendi. Kraliyet Bandosu'nun şefi John Banister, kralın hışmına uğrayarak işini yitirince, bir salon kiraladı ve öğleden sonraları orada konser vermeye başladı. Giriş için dinleyicilerden küçük bir ücret alınıyordu. İskemlelerin arasına küçük masalar yerleştirilmişti. Çoğunluğu yöredeki ayakkabı imalatçılarından oluşan dinleyiciler, program sırasında masaların üzerinde canlarının istediğini yiyip içebiliyorlardı. Müzisyenler, bir perdenin arkasındaki yüksek bir sahnede çalıyorlardı. Banister, 1678 yılında ölene kadar, Londra'nın çeşitli yerlerinde konserlerim sürdürdü. O yıl Thomas Britton adlı bir başka müzisyen, Clerkenwell'deki kömür deposunun üzerinde halka konserler vermeye başladı. O yüzyılın sonlarında, Londra'da konsere gitmek bir alışkanlık haline gelmişti. Fransa'da ise ilk halk konserinin verilmesi, bundan çeyrek yüzyıl sonra gerçekleşti.
İLK SERA
1545 yılında, Padua'da ilk botanik bahçesinin açılmasından hemen sonra Daniel Barbaro, bu bahçede ilk serayı yaptı. Yapıda taş ve tuğla kullanıldı, pencere ise yoktu. Mangalla ısıtılıyordu. Bazı hassas bitkiler, kışın bu seraya alınıyor, baharla birlikte yeniden yerlerine dikiliyorlardı.
MEKTUPLA ÖĞRETİM YAPAN İLK OKUL
1856 yılında ticari amaç güden ilk mektupla öğretim okulunu, Berlin'de Charles Toussaint ve Gustav Langensc









