1950 yılından itibaren. Karagöz oyunları ağır ağır devrini tamamlıyor, sinema günleri başlıyordu.
Ben o yıllarda sekiz ya da dokuz yaşlarındaydım. Kilis'te "Muhacir Haşim"in Özyurt Sineması vardı. İlkokul sıralarındaydık. Herkes sinemaya giderdi. Benim de babam gider miydi, gitmez miydi bilemiyorum, beni hiç sinemaya götürmedi. Ancak biz çocuklar, arkadaşlarımızla bu sinemanın önünden gündüz çok geçerdik. Hatta bazı cumartesi, pazar günleri özellikle, girenleri kıskanır,
bizim de ne zaman sinemaya girmeye hak kazanacağımız günlerin özlemini yaşardık. Bir bayram günü, yakınlarımızın verdiği, üç-beş kuruş bayram harçlığım, hiç unutmuyorum, sinemaya girme düşüncesiyle harcamadım. O günlerde halkın en büyük eğlencesi olan sinemaya muhakkak girecektim. Özyurt Sinemasının üstü yazlık, altı da kışlık olarak kullanılıyordu. En çok hoşlandığımız filmler, "Baytekin", "Tarzan", "Lorel Hardi", "İncili Çavuş" gibi filmlerdi. Kitapçı Ahmet ve oğlu, bir de "Hacı" diye çağrılan kişi, sinemanın reklâm panosunu elinde taşıyarak, o günkü oynayan filmlerin resimlerini gezdirir, ara sıra dört yol ağızlarında durarak "iki film birden, senenin en güzel filmleri" diyerek bağırır, akşam fazla seyirci toplamak için propaganda yaparlardı.
Sinemanın bitişiğindeki kuruyemişçiden alınan çerez paketiyle sinemaya girilir, çatırtı sesleri kulakları rahatsız etmez, bir ezgi gibi haz verirdi. Ben ilk defa işte o bayram günü biriktirdiğim harçlığımla, yanımda mahalle arkadaşım İğneci Mustafa'nın oğlu Sami Akın'la sinemaya şöyle girmiştim: Sanırım bayramın son günüydü. Giriş 25 kuruştu. Benim de 20 kuruşum vardı. Sami'nin parası yoktu. Sami "Bu parayla ikimiz de gireriz" diye tutturdu. Film başlayalı şöyle on dakika kadar olmuştu. Biz bilet almadan, bilet kontrolü yapan adama parayı vererek içeri daldık. Yer gösterici bizi, elinde fenerle boş yerlere oturttu. İlaveler bilince İncili Çavuş oynayacaktı. Nitekim film başlayınca, gülmeyen kimse kalmadı. Hop kalkıp, hop oturuyorduk. O gün çok güldük. Bazen perdeye bu görüntüler nereden geliyor, diye karanlıkta gölgenin nereden gönderildiğini izlemeye koyuluyorduk. Kare şeklindeki küçük bir delikten, bu görüntüler nasıl oluyor da karşıdaki perdeye yansıyordu? Merakımızı yenmek için çocukluk aklı, araştırma ilgimizi yenmeye çalışıyorduk. Yakın arkadaşım Sami Akın, sonraları artistliğe, tiyatroculuğa, hatta şarkıcılığa merak sardı. Fakat emniyetçi oldu.
O yıllarda mahallemizde en yakın arkadaşlarım şapkacı Mahmut Köfteci, sonradan PTT'ci olan Ekrem Şahiner, kapı komşumuz Çerkezlerin oğlu Muzaffer Aydın, İsmet Yardemen'di.
Yazlık sinemalarda akşamları güzel filmler oynatılırdı. Örneğin; Ayhan Işık, Eşref Kolçak, Neriman Koksal, Cahide Sonku, ulvi üraz'ın Filmleri, yabancı olarak "Dr. Jivago", "Ben-Hur", "Samson ve Dalila", "Acı Pirinç", "Kle-opatra", "Rüzgar Gibi Geçti" gibi...
Sinemada tahta sandalyelerde otururduk. Bu sandalyeler birbirine bağlı oturdu. Çekirdek yemek, buz gibi gazozcu Mehmet'in Sofdağ gazozunu içmek en büyük zevkimizdi. Hele bir Şaşı Ali vardı ki, gündüz Kadı Camii önünde, gece sinema önlerinde, buz kalıbına yatırılmış gazoz şişelerinden birini eline alır, demir testeresiyle ağzındaki kapağı uçurarak, "Her derde deva, ekşili yahniye, müceddereye, şiş kebaba birebir" diye gazozun kapağım patlatırdı. Bu adamı inanın hala unutamadım. Tarzan filmlerinin abonesiydim. John Waissmuller'in başrolünü oynadığı Tarzan filmlerini kaçırmazdım. O'nun filmlerinde ormanda vahşi hayvanları dizginleyen bağırışım, bazen bağa, bahçeye gittiğimizde, o sese benzeterek bağırırdım.
Hele "Avare" filmi geldiğinde biz ortaokulda okuyorduk. Günde üç seans oynardı. Sabahleyin 10.00'da, öğle sonu 14.00'te, akşam 20.00'de... Ben bu filme birkaç kez gittim. Ama bu filmin abonesi olanlar vardı. Örneğin sonraları Fransızca öğretmeni olan, çok değerli arkadaşım Osman Kurtaran Bey, her gün muhakkak bir seansım kaçırmazdı. Bu nedenle o yıllarda adı "Avareci Osman" diye anılırdı. Sınıfta bazı öğretmenler, "Haydi Osman, mızıkayı çıkar, şunu bir söyle" deyince, kırmaz, cebinden küçük ağız mızıkasını çıkarır, müziğiyle "Avaremu" sarkışım hem çalar, hem söylerdi. Hint filmlerine o yıllarda iyice ısınmıştık. Özellikle şarkıları günlerce dilimizden düşmezdi. Bazen de Türk filmleri oynarken gala geceleri olurdu. Başrol oyuncusu, filmin ilk gecesinde Kilis'e gelir, seyircilerle filmi izlerdi. Biz bu oyuncuyu görebilmek için, bilet almaya kuyruğa girerdik. Bazen de açıkgözler tüm biletleri gündüz satın alır, akşam karaborsa satarlardı.
M. Faruk Dalgıç
Em. Edebiyat Öğretmeni
Kaynak: Zeytindalı Dergisi









