Emperyalizmin hedefleri değişebilir; yöntemleri değişmez. Dün Anadolu'yu paylaşmak isteyen irade, bugün aynı hesapları Ortadoğu'nun farklı ülkeleri üzerinden yürütmektedir. Teknoloji gelişiyor, devletler güç kazanıyor ya da güç kaybediyor; ancak dün askerî işgallerle yürütülen hesaplar bugün ekonomik baskılar, kültürel kuşatmalar, vekâlet savaşları ve algı operasyonlarıyla sürdürülüyor.
Bunun en acı örneğini Türk milleti yaşamıştır. Osmanlı Devleti'nin son döneminde yaşanan Balkan Savaşları ve ardından Birinci Dünya Savaşı'nın kaybedilmesiyle Anadolu dâhil elde kalan topraklar dahi işgal edilmek istenmiştir. Sevr Antlaşması ile Türk milletine tarih sahnesinden silinme hükmü verilmek istenmiş; ancak Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün önderliğinde milletin ortaya koyduğu Millî Mücadele bu hesabı bozmuştur. Kuvâ-yı Milliye ruhu, İstiklal Harbi'nin zaferi ve Lozan Barış Antlaşması ile Türk milleti, Osmanlı'nın enkazı üzerinde bağımsız Türkiye Cumhuriyeti'ni kurarak emperyalizme tarihî bir cevap vermiştir.
Aradan geçen bir asırda aktörler değişmiş görünse de yöntem değişmemiştir. Bugün Amerika Birleşik Devletleri'nin öncülüğünü yaptığı küresel güçler; Irak'ta, Libya'da, Suriye'de ve şimdi de İran üzerinde benzer hesaplar yürütmektedir. Bunun temelinde demokrasi ya da insan hakları söylemleri değil, bölgenin jeopolitik önemi, enerji kaynakları ve küresel hâkimiyet mücadelesi bulunmaktadır. Askerî müdahalelerin yanında ekonomik yaptırımlar, kültürel kuşatma ve toplumları içeriden ayrıştırma politikaları da aynı stratejinin parçalarıdır.
Amerika'nın en büyük yanılgısı askerî hesaplarında değil, İran toplumunu okuma biçimindeydi. Devlet ile millet arasındaki bağı zayıf, toplumsal farklılıkları ise dış müdahaleyle çatışmaya dönüştürülebilecek bir zemin olarak gördü. Oysa Ayetullah Ali Hamaney için düzenlenen geniş katılımlı cenaze törenlerinde farklı etnik ve toplumsal kesimlerin aynı safta buluşması bu hesabın boşa çıktığını gösterdi. Emperyalist güçlerin saldırıları karşısında ortaya çıkan ortak refleks, milletlerin gerçek gücü olan aidiyet duygusunu güçlendirmiştir.
Burada hukuk değil güç konuşmaktadır. Aynı Amerika, İran'ın nükleer faaliyetlerini tehdit olarak gösterirken Suudi Arabistan'la nükleer teknoloji ve sivil nükleer iş birliği konusunda görüşmeler yürütmektedir. Benzer bir çelişki İsrail konusunda da görülmektedir. İsrail, NATO üyesi olmadığı hâlde Batı güvenlik sisteminin fiilî korumasından yararlanırken, bölgedeki diğer devletler tamamen farklı ölçütlerle değerlendirilmektedir. Uluslararası hukuk ilkelerinin herkese eşit uygulanmadığı bir dünyada adalet duygusunun zedelenmesi kaçınılmazdır.
Türkiye'nin bütün bu gelişmelerden çıkaracağı ders ise günübirlik siyasi hesapların çok ötesinde olmalıdır. Prof. Dr. Haydar Baş'ın sıkça ifade ettiği "Haklı olun. Haklı ile olun. Hak ile olun." sözü yol gösterici niteliktedir. Devletlerin kalıcı gücü yalnızca askerî kapasiteyle ölçülmez. Asıl güç, milletin devletiyle kurduğu güven ilişkisi ve adalet duygusudur.
Tarih, sadece güçlü olanları değil, haklı olanları da kaydeder. Emperyalizm bugüne kadar birçok ülkeyi işgal etmiş, nice coğrafyayı yıkıma sürüklemiştir. Ancak milletiyle bütünleşmiş devletleri bütünüyle teslim alamamıştır. Dün Anadolu bunun en büyük örneğini vermiştir. Bugün İran'da görülen tablo da bu gerçeğin farklı bir yansımasıdır.
Türkiye'nin istikameti de açık olmalıdır. Dış politika; güç merkezlerinin geçici hesaplarına göre değil, hak, adalet, bağımsızlık ve millî egemenlik ilkeleri üzerine kurulmalıdır. Çünkü devletleri ayakta tutan yalnızca orduları değildir. Devletleri asıl ayakta tutan, milletinin gönlünde kurduğu meşruiyettir. Haklı olanın yanında duran milletler yalnız bugünü değil, geleceği de kazanırlar.









