Ortadoğu bir kez daha ateş çemberinin içinden geçiyor. İran ile İsrail arasında yaşanan son gelişmeler, bölgede dengelerin yeniden şekillendiğini gösterirken, Türkiye açısından da önemli dersler barındırıyor. Savaşların kazananı olmaz derler. Doğrudur. Ancak savaşlar ve krizler devletlerin gerçek kapasitesini, milletlerin dayanıklılığını ve yönetimlerin vizyonunu ortaya çıkarır.
Bugün İran örneği bu açıdan dikkatle incelenmelidir. Yıllardır yaptırımlar altında yaşayan, ekonomik baskılarla karşı karşıya kalan ve zaman zaman iç karışıklıklarla mücadele eden İran'ın hâlâ bölgesel bir güç olarak varlığını sürdürebilmesi, devlet mekanizmasını koruyabilmesinden kaynaklanmaktadır. Bu durum İran'ın bütün politikalarının doğru olduğu anlamına gelmez. Ancak devletlerin kriz dönemlerinde nasıl ayakta kaldığını anlamak bakımından önemli bir örnektir. Çünkü devletler için asıl mesele, zor zamanlarda kurumsal devamlılığı sağlayabilmektir.
Devlet refleksi dediğimiz şey, kriz anlarında millet ile devletin aynı hedef etrafında kenetlenebilmesidir. Bir devletin yöneticileri değişebilir, kadroları değişebilir, hatta ağır darbeler alabilir. Ancak devlet geleneği sağlam ise sistem ayakta kalmaya devam eder. Tarihimiz bunun en güzel örnekleriyle doludur.
Mondros Mütarekesi imzalandığında Osmanlı Devleti fiilen sona ermiş görünüyordu. Sevr ile Anadolu paylaşılmış, işgal orduları memleketin dört bir yanına yayılmıştı. Dışarıdan bakan herkes Türk milletinin artık tarih sahnesinden çekileceğini düşünüyordu. Fakat hesap edemedikleri bir şey vardı: Bu milletin hafızası ve devlet geleneği.
İşte o noktada Mustafa Kemal Atatürk ortaya çıktı. Mustafa Kemal Paşa yalnızca bir kurtuluş savaşı yönetmedi; aynı zamanda çökmüş görünen bir devlet geleneğini yeniden teşkilatlandırarak milletin içindeki cevheri harekete geçirdi. Kuvâ-yı Milliye ruhu yalnızca askerî bir direniş değil, devlet olma iradesinin yeniden ayağa kalkışıydı.
Bu gelişmeler bağlamında dostluk ve müttefiklik kavramları yeniden değerlendirilmelidir.
Uluslararası ilişkilerde duygular değil çıkarlar belirleyicidir. Devletler arasında ebedî dostluklar veya ebedî düşmanlıklar yoktur; menfaatler vardır. Bugün Amerika'nın en yakın müttefiki olarak görülen ülkelerin dahi gerektiğinde nasıl gözden çıkarılabildiğini bütün dünya görüyor. “Amerika'nın düşmanı olmak tehlikelidir; ama Amerika'nın dostu olmak ölümcüldür” sözü uluslararası siyasetin sıkça doğruladığı bir gerçektir.
Bu sebeple Türkiye'nin dış politikada temel ölçüsü kendi millî menfaatleri olmalıdır. Mustafa Kemal Atatürk'ün Balkan Antantı ve Sadabat Paktı girişimlerinin altında yatan düşünce de buydu. Türkiye'yi çevresiyle çatıştırmak değil, güvenlik kuşağı oluşturmak; komşularla iş birliğini geliştirmek ve bölgesel dengeleri bölge ülkeleriyle kurmak. Ne yazık ki son yıllarda dış politika tartışmaları çoğu zaman sloganlar üzerinden yürütülüyor. Oysa devlet yönetimi sloganlarla değil, devlet tecrübesiyle yapılır.
Ne var ki güçlü dış politika da güçlü ekonomi üzerine inşa edilir. Ekonomik olarak zayıflayan devletlerin dış politikadaki hareket alanları daralır. Bu nedenle devletin dayanıklılığı yalnızca diplomatik hamlelerle değil, ekonomik sağlamlıkla da doğrudan ilişkilidir. Sokakta konuşulan konu İran değildir. Emeklinin maaşıdır. Asgari ücretlinin geçim derdidir. Esnafın borcudur. Sanayicinin maliyetidir. Türkiye'nin dört bir yanında ciddi bir ekonomik daralma yaşanıyor. Önceden krizler belirli sektörleri etkilerdi. Bugün ise kriz bütün sektörlere yayılmış durumdadır. Bunun temel sebebi, ekonomideki üretim ile tüketim arasındaki dengenin bozulmuş olmasıdır. Mağazalarda ürün var, fabrikalarda üretim var, pazarlarda mal var; fakat vatandaşın cebinde para yok. Sorunun özü budur.
Bu nedenle ekonomiyi yalnızca faiz, kur veya vergi politikalarıyla değerlendirmek yeterli değildir. Asıl mesele vatandaşın satın alma gücüdür. Bu noktada ekonomik meseleye yalnızca teknik göstergeler üzerinden değil, insan merkezli bir perspektifle bakmak gerekir. Prof. Dr. Haydar Baş'ın ortaya koyduğu Milli Ekonomi Modeli'nin yıllardır dikkat çektiği husus da budur: Ekonominin merkezine insanı koymak, tüketicinin alım gücünü yükseltmek ve piyasayı vatandaşın cebine giren gelir üzerinden canlandırmak.
Bugün dünyanın birçok ülkesinde sosyal devlet uygulamalarının yaygınlaşması tesadüf değildir. Çünkü küresel sistem artık insanı merkeze almayan ekonomik modellerin sürdürülemez olduğunu göstermektedir. Güçlü ekonomi, güçlü kurumlar, adalet duygusu ve millî birlik bir devletin en büyük teminatıdır. Tarih göstermiştir ki devletler yalnızca sınırlarını koruyarak değil, milletlerine güven ve gelecek verebildikleri ölçüde ayakta kalırlar.








