Bir hatırayı aktararak başlamak isterim.
Yıl 1934. Şah Pehlevi, Atatürk'e altın kabzalı, ince işlemeli değerli taşlarla donanmış bir kılıç hediye eder.
Atatürk, karşılığında bir sigara tablası verir. Pehlevi, kendisininkinin yanında pek sönük kalan bu hediyeyi incelerken Atatürk fark eder ve "Kendi maaşımla aldım" der.
Osmanlı Devleti'nin 1854-1876 yılları arasında aldığı ancak ödeyemediği borçlar karşılığında kurulan Düyun-u Umumiye, Osmanlı'nın maliyesine el koymuştu. Bu süreç Osmanlıyı Sevr anlaşmasına mahkum etmişti.
Cumhuriyet kurulduktan sonra Atatürk Osmanlı'nın devamı olan Türkiye Cumhuriyeti devletine düşen borcu ödemiştir.
Atatürk, dünya ile vedalaşmadan önce subay kılıcının dışında, Atatürk Orman Çiftliği başta olmak üzere her şeyini Türkiye Cumhuriyeti devletine hibe etmiştir.
Davutoğlu'nun "hayat, iman ve cihattır" ifadesini iyi bildiğini zannediyorum.
Atatürk, hayatı boyunca işgalci, Hıristiyan emperyalist devletlerle savaştı ve Allah'ın huzuruna öyle gitti.
Atatürk'ün Müslümanlara kılıç çektiğini hiç kimse söyleyemez.
Sayın Davutoğlu'nun Dışişleri Bakanlığı ve Başbakanlığı döneminde, halkı Müslüman olan komşu devletlerin rejimlerinin değiştirilmesinde, ülkelerinin bölünüp parçalanmasında, Müslümanların katledilip öldürülmesinde, Müslüman kadınların namuslarının kirletilmesinde, ABD patentli Siyonist İsrail devletinin yeni komşumuz olmasındaki katkıları yadsınabilir mi?
Milletvekili, bakan, başbakan vs. olmadan önceki mal varlığıyla, şu andaki mal varlığını açıklayacak babayiğit var mı diye merak ediyoruz!
Bu cesareti gösteremeyen misyonerlerin, ülkemiz üzerinde hesabı olan emperyalistlerin yerli uşaklarının veya menfaat çevrelerinin yazdıklarından, konuştuklarından hareketle kendi iç dünyalarını dışa vurduklarını görüyoruz.
Oysa Atatürk, kendi ihtirasları, dünyalık arzuları için devlet kurmuş olsaydı, Meclis'ten ölene kadar tek adam rejimine yol veren yasayı çıkartamaz mıydı?
FETÖ başını "hoca efendi" diyerek yere göğe sığdıramayanlar, onunla fotoğraf vermek için birbiriyle yarışanlar, FETÖ'nün düzenlediği uluslararası programlarda Fetullah Gülen'e güzellemeler düzenler bugün aslan kesilmişler.
Vay be! Bunlar ne erkekmiş de bizim haberimiz olmamış.
Bizler BTP olarak, Prof. Dr. Haydar Baş olarak;
'Dinlerarası diyalog bir Vatikan projesidir ve bir misyoner faaliyetidir.
ABD'nin, nurculuk adı altında Türkiye'de yürüttüğü toplum mühendisliği faaliyetidir.
Fetullah Gülen ise gizli bir kardinaldir' dediğimizde, (Vatikan'da "gizli kardinal" ifadesi, Katolik Kilisesi'nde Papa'nın güvenliğini veya görev yaptığı bölgedeki statüsünü korumak amacıyla isimlerini kimseye açıklamadığı kardinalleri ifade eder.) hain mi, derin devletin adamı mı, askerin adamı mı, tarikatçı mı, cemaatçi mi, Rusçu mu yapılmadık! Her şey dediler, her şey olduk ama bir türlü BİZ olamadık!
Bugün geldiğimiz son noktada onların ne oldukları ve kim oldukları noktasında bir tereddüt yok sanırım. Biz ise dün de, bugün de aynıyız. Yarın da aynı kalacağız.
Atatürk'ün anti emperyalist, ekonomik, siyasi ve kültürel TAM BAĞIMSIZLIK çizgisinden çıkanlar; halkla Atatürk'ün arasını açmak isteyen FETÖ gibi yeni oluşumlardır.
Türkiye'yi yeniden ekonomik, siyasi olarak tam bağımsız yapacak, bagajı boş, tertemiz, çamur izi bile olmayan, Hüseyin Baş'ın genel başkanı olduğu BTP'ye üye olmanın, omuz vermenin tam zamanıdır.









