Tarih, sadece kazananların yazdığı bir savaşlar silsilesi değildir; tarih, aynı zamanda güç sahiplerinin gücü karşısında ruhunu satmayanların, sayıca az olsalar da hakikati haykırmaktan çekinmeyenlerin bıraktığı silinmez izlerdir. İşte bu izlerin en derin, en sarsıcı ve zamanı aşan adına biz, “Hüseyni duruş” diyoruz.
Peki, nedir Hüseyni duruş? Sadece asırlar önce Kerbela çölünde yaşanmış acı bir trajedinin anılması mı, yoksa bugünün dünyasına, bugünün insanına yön veren canlı bir ahlak manifestosu mu?
Hüseyni duruş; Hz. Muhammed’in torunu Hz. Hüseyin’in, Yezid’in zulmüne ve dayatmalarına karşı “Benim gibi biri, Yezid gibi birine asla biat etmez” diyerek başlattığı onurlu direnişin adıdır. O gün Kerbela’da karşısında devasa bir ordu, arkasında ise sarsılmaz bir iman ve sadece 72 can vardı. Hz. Hüseyin, sonucun maddi bir zafer olmayacağını biliyordu; ancak o, etten ve kemikten oluşan gövdesini feda ederken, insanlığın onurunu ve İslam’ın asaletini ayağa kaldırıyordu.
Tarihsel kaynaklar bizlere gösterir ki; İmam Hüseyin’in bu yürüyüşü, bir bilinmezliğe ya da tesadüfe doğru değil, her anı ilahi bir bilinçle örülmüş bir kadere doğruydu. Nitekim kaynaklarda aktarılan aşağıdaki sarsıcı rivayet, bu hakikatin en berrak aynasıdır.
İmam Hüseyin (a.s) Medine’den çıkmaya karar verdiğinde, Resulullah’ın mukaddes eşi Ümmü Seleme Annemiz telaşla yanına gelir ve feryat eder: “Oğulcuğum! Irak’a giderek beni üzme. Çünkü dedenin şöyle dediğini duydum: Oğlum Hüseyin, Irak’ta Kerbelâ denilen yerde öldürülecektir.”
İmam’ın (a.s) ona verdiği cevap, Hüseyni duruşun felsefi özüdür:
“Anneciğim! Allah’a yemin ederim ki, ben bunu biliyorum. Ben kaçınılmaz olarak öldürüleceğim. Öldürüleceğim günü, beni kimin öldüreceğini, defnedileceğim yeri biliyorum. Benim ailemden kimlerin katledileceğini de biliyorum. Irak’a gitmesem de beni öldürecekler. Yüce Allah benim haksız yere ve düşmanca katledilmiş olmamı dilemiştir.”
O mukaddes vedalaşmada İmam Hüseyin, Ümmü Seleme Annemize Kerbela’dan bir avuç toprak verir ve der ki: “Bunu dedemin sana verdiği cam kutunun yanına koy. Topraktan kan coşmaya başladığı zaman, bil ki beni öldürmüşler.”
Mekke’de Son Gece: Ailece Göğüslenen Bir Kader
Bu kutlu yürüyüşün her adımı, insanlık tarihine kazınacak birer ibret vesikasıdır. Seyyid İbn Tavus’un el-Luhuf’unda ve A’yanu’ş-Şia gibi kaynaklarda aktarılan bir diğer sarsıcı diyalog ise İmam’ın Mekke’den ayrılacağı son gece yaşanır. Kardeşi Muhammed b. Hanefiye, Kûfelilerin geçmişteki sadakatsizliklerini hatırlatarak endişeyle öne atılır. İmam’a, Mekke’deki Harem-i Şerif’te kalmasını, eğer can güvenliği yoksa Yemen dağlarına veya çöllere çekilmesini önerir.
İmam Hüseyin’in cevabı, onun mukaddes mekanların saygınlığına olan derin hürmetini ve zalimin niyetini nasıl okuduğunu gösterir: “Yezid b. Muaviye’nin beni burada yakalamasından, dolayısıyla benim yüzümden Harem’in saygınlığının çiğnenmesinden korktum.”
Ertesi sabah, İmam’ın Irak’a doğru hareket ettiğini gören Muhammed b. Hanefiye, gözyaşları içinde devesinin üzengisine yapışır: “Ey kardeşim! Sana yaptığım öneriyi düşüneceğini söylemedin mi?” İmam Hüseyin (a.s) o sarsılmaz iradesiyle buyurur:
“Evet. Ancak senden ayrıldıktan sonra Resulullah rüyama girdi ve dedi ki: ‘Ey Hüseyin! Hemen yola çık. Çünkü Allah seni öldürülmüş olarak görmek istiyor.’ Kardeşi hayretle, ‘Mademki böyle bir akıbete doğru gidiyorsun, o hâlde şu kadın ve çocukları yanında götürmenin anlamı nedir?’ diye sorunca İmam, tarihin akışını değiştirecek o cevabı verir: ‘Allah, onların da tutsak edilmelerini dilemiştir.’”
Bu hamle, alelade bir aile yolculuğu değildi. Evet, Resulullah’ın (s.a.a) da savaşlarda eşlerini yanında götürme sünneti vardı; ancak İmam Hüseyin’in Ehl-i Beyt’ini bu çetin yolculuğa dahil etmesinin arkasında çok daha derin bir basiret yatıyordu. Kadınların ve çocukların varlığı, Müslümanların vicdanına sunulmuş en büyük sarsıcı kanıttı. Kendisini savunanların daha içten, daha sadık bir koruma refleksi göstermesini sağlıyordu. İnsanlar sormalıydı: “Yönetimin Hüseyin ile derdi olabilir, peki bu masum çocukların, Peygamber kızlarının günahı ne?”
İşte Emevi saltanatının “Halifelik mücadelesi” maskesini düşüren, geride kalan o masum çocukların ve tutsak edilen kadınların çığlığı olacaktı. Hz. Hüseyin, şehadetiyle Emevi zulmünün gövdesini vururken, ailesinin esaretiyle de o zulmün propagandasını tamamen yerle bir ediyordu.
İşte bu yüzden Hüseyni duruş, her şeyden önce bir şahsiyet meselesidir. Sonunu bile bile, haksızlığın karşısına tüm varlığıyla, ailesiyle ve canıyla dikilme cesaretidir.
Bugün modern dünya, insanı menfaatleri, rüzgara göre yön değiştiren ilkeleri ve güce tapınma eğilimleriyle sınarken; Hüseyni duruş bize bambaşka bir pusula sunuyor. Bu pusulanın rotası bellidir: Gücün kimde olduğuna bakmaksızın hakkın yanında durmak, çoğunluğun konforlu sessizliğine aldanmayıp adaleti haykırmaktır. Menfaat için eğilmemek, koltuk için ilkelerinden vazgeçmemek ve haksızlık karşısında “dilsiz şeytan” olmayı reddetmektir.
Hz. Hüseyin’in çölü sarsan ve asırlardır yankılanan o muazzam sözü, bugün de her namuslu kalbin duvarında asılı durmalıdır: “Heyhat minne’z-zillet!” yani “Zillet bizden uzaktır!”
Bu söz, yaşamak uğruna onursuzluğu, esareti ve haksızlığı kabul etmeyenlerin ortak parolasıdır. Çünkü biliriz ki, zalimin karşısında boyun eğerek kazanılan bir yaşam, şerefli bir ölümden çok daha büyük bir kayıptır.
Hüseyni duruş, sadece tarihsel veya mezhebi bir aidiyetin sembolü değildir. O, evrensel bir vicdan terazisidir. Dünyanın neresinde olursa olsun; mazlumun rengine, diline, dinine bakmadan onun çığlığına ses olmak, zalimin ise unvanı ne olursa olsun karşısına dikilmektir. Nitekim geçmişten günümüzün özgürlük savaşçılarına kadar, adaletin peşinden giden her yürek bu pınardan beslenmiştir.
Bugün bizler de kendi çağımızın Kerbela’larında, kendi modern Yezidlerine karşı bir duruş sergilemekle mükellefiz. Çıkar odaklarının, haksız güçlerin ve dayatmaların hüküm sürmeye çalıştığı her alanda; doğruluktan, adaletten ve ahlaktan milim sapmamak Hüseyni mirasa sahip çıkmanın tek yoludur.
Unutmayalım ki; saraylar, ordular ve tahtlar geçicidir. Yezid’in gücü o gün için mutlak görünüyordu, fakat bugün adı sadece zulümle anılıyor. Ümmü Seleme Annemizin elindeki o cam kutuda coşan kan ve Kerbela çöllerinde zincire vurulan o masum çocukların ahı, bugün adaleti özleyen her vicdanda bir bayrak gibi dalgalanmaya devam ediyor.
Zamana yenilmeyen, rüzgara göre eğilmeyen o saf, bilinçli ve berrak duruşa selam olsun...
__________________________________
Referans:
Prof. Dr. Haydar Baş’ın İmam Hüseyin eseri
Kaynak:
• Biharu’l-Envar (Cilt 44): Allame Meclisî. (İmam’ın Ümmü Seleme ve Muhammed b. Hanefiye ile olan görüşmelerinin hadis kaynağı)
• el-Gaybe: Şeyh Tûsî. (İmam Hüseyin’in, imamet vasiyetini Ümmü Seleme’ye teslim edişine dair erken dönem nakil)
• el-Avalim (Cilt 17) & Yenabiu’l-Mevedde: Şeyh Abdullah Bahranî & Süleyman Kunduzî. (Cam kutudaki toprağın kana dönüşmesi ve nebevi işaretlerin detayları)
• el-Luhuf fî Katli’t-Tufûf: Seyyid İbn Tavus. (Mekke’den ayrılış gecesi, Muhammed b. Hanefiye ile geçen "Rüya ve Tutsaklık" diyalogu)
• A'yanu’ş-Şia (Cilt 1): Seyyid Muhsin el-Emin. (Ehl-i Beyt'in yolculuğa dahil edilmesinin toplumsal ve siyasi analizi)
• es-Sıratu’l-Müstakîm: Ali b. Yunus el-Âmilî. (Ümmü Seleme’ye bırakılan vasiyetin, İmam Zeynülâbidîn tarafından teslim alınma alameti)
• İsbatu’l-Hudat (Cilt 5): Hürr-i Amilî. (Kerbela'da şehadet yerinin önceden gösterilmesine dair gaybî bildirimler)










