Bir devleti büyük yapan nedir?
Topladığı verginin miktarı mı? Yaptığı yardımın büyüklüğü mü? Yoksa vatandaşının başına gelen sorunları daha ortaya çıkmadan önleyebilme kabiliyeti mi?
Bugün “sosyal devlet” denildiğinde çoğumuzun aklına yaşlılık aylıkları, sosyal yardımlar, ücretsiz sağlık hizmetleri veya afetlerden sonra yapılan destekler geliyor. Oysa bunların tamamı sosyal devletin son aşamasıdır. Asıl mesele, insanların neden bu yardımlara ihtiyaç duyduğunu sorgulamak ve onları bu ihtiyaçlara mahkûm eden şartları ortadan kaldırmaktır.
Bir hekim olarak bunu tıptan bir örnekle anlatabilirim.
Tıbbın temel ilkelerinden biri koruyucu hekimliktir. Elbette hastalık ortaya çıktığında tedavi edilir. Ancak asıl başarı, insanları hastaneye düşürmemektir. Aşı yapmak, temiz su sağlamak, sağlıklı yaşamı teşvik etmek ve riskleri önceden azaltmak, hastalık ortaya çıktıktan sonra yapılan tedaviden çok daha değerlidir.
Devlet yönetiminde bunun karşılığı ise sosyal devlettir.
Gerçek sosyal devlet, sorunlar büyüdükten sonra müdahale eden değil; sorunların ortaya çıkmasını engelleyen devlettir.
Türkiye’de sağlık sistemine yapılan başvurular da bu bakış açısının önemini gösteriyor. Sağlık Bakanlığı verilerine göre kişi başına hekime müracaat sayısı yılda 12,2’ye ulaşmış durumda. Bir başka ifadeyle ülkemizde sağlık kuruluşlarına bir yıl içerisinde 1 milyardan fazla başvuru yapılıyor.
Bu rakamlar sağlık hizmetlerine erişimin yaygınlığını gösterirken başka bir soruyu da gündeme getiriyor:
Toplum olarak neden bu kadar fazla sağlık hizmetine ihtiyaç duyuyoruz?
Aynı soruyu devlet yönetimi bakımından da sormalıyız.
Bugün devlet;
Sel olduktan sonra yardım gönderiyor.
Yangın çıktıktan sonra yaraları sarıyor.
İşsiz kalana destek veriyor.
Bağımlı olan genci rehabilitasyon merkezine yönlendiriyor.
Yoksullaşan aileye sosyal yardım ulaştırıyor.
Bunların hepsi elbette devletin görevidir. Fakat devletin daha önemli bir görevi vardır:
Bütün bunların yaşanmasını önlemek.
Geçen aylarda Samsun’da, bu hafta Kastamonu’da yaşanan sel felaketleri bunun güncel örneklerindendir. Afetin ardından bütün kurumlar seferber olur. Elbette olmalıdır. Ancak sosyal devlet anlayışı bize şu soruları da sordurmalıdır:
Dere yataklarındaki yapılaşmaya neden izin verildi? Altyapı neden yıllar öncesinden güçlendirilmedi? Risk haritaları neden şehir planlamasının merkezine yerleştirilmedi?
Sosyal devlet, yalnızca afet sonrasında vatandaşının yanında olan değil; afet yaşanmadan önce tedbir alan devlettir.
Aynı durum bağımlılıkla mücadelede de geçerlidir. Bir gencin madde bağımlısı olduktan sonra tedavi edilmesi çok kıymetlidir. Ancak onu bağımlılığa sürükleyen ailevi, sosyal, kültürel ve ekonomik sebepleri önceden ortadan kaldırmak çok daha değerlidir.
İşsizlikte de durum farklı değildir. İşsiz kaldıktan sonra verilen destek önemlidir. Fakat asıl başarı, insanların çalışabileceği, üretebileceği ve emeğinin karşılığını alabileceği ekonomik ortamı oluşturmaktır.
Yoksullukta da tablo değişmiyor.
TÜİK’in gelir dağılımı verilerine göre Türkiye’de en yüksek gelir grubundaki yüzde 20’lik kesim, toplam gelirin yaklaşık yarısını alırken; en düşük gelir grubundaki yüzde 20’nin aldığı pay yalnızca yüzde 6,3 seviyesinde kalıyor. Bu tablo, gelir dağılımındaki adaletsizliğin hâlâ ülkemizin en önemli sorunlarından biri olduğunu açıkça ortaya koyuyor.
Bu veri bize daha fazla sosyal yardım dağıtmamız gerektiğini değil; insanların sosyal yardıma ihtiyaç duymayacağı bir ekonomik düzen kurmamız gerektiğini söylüyor.
Çünkü sosyal devlet, vatandaşını sürekli yardım alan bir birey hâline getiren devlet değildir. Sosyal devlet; insanına iş imkânı sunan, üretmesini sağlayan, alın terinin karşılığını veren ve onurlu bir hayat kurabileceği şartları oluşturan devlettir.
Devlet elbette vergi toplar. Ancak verginin amacı yalnızca bütçeyi büyütmek değildir.
Vergi; güvenli şehirler kurmak, kaliteli eğitim sağlamak, üretimi desteklemek, aileyi güçlendirmek, gençleri bağımlılıktan korumak, çiftçiyi toprağında tutmak, sanayiciyi üretime teşvik etmek ve vatandaşın geleceğe güvenle bakabileceği bir ülke inşa etmek için toplanır.
İşte bu nedenle devlet; afetten sonra değil afetten önce, bağımlılıktan sonra değil bağımlılıktan önce, işsizlikten sonra değil işsiz kalmadan önce, yoksulluktan sonra değil yoksullaşmadan önce vatandaşının yanında olmalıdır.
İşte sosyal devlet budur.
İşte baba devlet budur.
Vatandaşını yalnızca zor gününde hatırlayan değil, zor günlerin yaşanmaması için çalışan devlettir. İnsanını yardımlarla ayakta tutmaya çalışan değil, kendi emeğiyle onurlu bir hayat kurmasını sağlayan devlettir.
Prof. Dr. Haydar Baş’ın ortaya koyduğu Milli Ekonomi Modeli de tam olarak bu anlayışı esas alır. Çünkü bu modelin merkezinde sermaye değil insan, tüketim değil üretim, yoksulluğu yönetmek değil yoksulluğu ortadan kaldırmak vardır.
Gerçek sosyal devlet, vatandaşına yalnızca balık veren değil; balık tutacağı denizi koruyan, tekneyi ve ağı sağlayan, emeğinin karşılığını alabileceği ekonomik düzeni kuran devlettir.
İşte Milli Ekonomi Modeli’nin hedeflediği baba devlet anlayışı budur.










