MASMANADAKİ HAME TEYZE'NİN BAĞI
Aysel Masmanacı Beşoğlu

Aysel Masmanacı Beşoğlu

MASMANADAKİ HAME TEYZE'NİN BAĞI

05 Ekim 2020 - 10:26

Kilis’imizin tarihi eserlerinden biri de tarihi Masmanadır. 1800 yıllarında İpek yolundan geçen kervansarayı olan ve arazisi epeyce büyük olan bu konut develerle gelen ticaret adamlarına konaklama amacıyla yapılmış.

Daha sonra da sabun imal edilen ve zeytin yağı çıkartılan bugünün fabrikası adıyla masmana uzun yıllar halkın sabun ve zeytin yağı ihtiyaçlarını karşılamış. 

Soyadımızın kaynağı olan Masmana’yı dedelerimiz satın almış. Yarım asıra yakın bir zaman işletmeciliğini yapmışlar. Dedemin dedesi mali bir kriz sonucu Masmana’yı bir Ermeni’ye satmış. Ermeni ölünce hiçbir varisini bulamamışlar. Bu durumda masmana devlet hazinesine girmiş.

Çocukluk yıllarımdan beri yıllara meydan okuyan Masmana bizim sokaktadır.

Devlet bakması ve beklemesi için Masmana’ ya bir kadın bekçi vermiş. Adı Hamide olan bu sevimli kadın Masmanada yalnız yaşardı. Kimi kimsesi yoktu.

Biz O' na Hame Teyze derdik. Bazen komşulara oturmaya gelirdi. Komşular da O'nu ailelerinden biriymiş gibi benimsemiş ve sevmişlerdi. Ben O'nu ilkokul yıllarımda yakından tanıdım.

Okulumuz yaz tatiline girmişti.

Yaz tatilim güzel geçiyordu. Annem sokağa çıkma izini verince mahalleden arkadaşlarla Marmara’nın tarihi odalarında geziniyor, saklambaç bazen de seksek oynuyorduk. 

Mahallenin oğlanları da Masmana’yı avlusuna kireç taşı ile çizdikleri kalelerde uyduruk bir lastik topla Cimbom-Sarı kanarya maçı yapıyorlardı. Hakem taraf tuttuğunda Yılmaz' ın yakasına yapışıyorlar, küfürü basıyorlardı. O zaman Hame teyze onları kovuyordu Masmana’dan gitmeyince de.

“O zaman akıllı akıllı oynayın ses etmeyin başım şişti” deyince, Kırmızıgilin oğlu Ahmet: "Oğlum, gelin uzun eşşek ya da çelik-çomak oynayalım" derdi. Onda da anlaşamaz, kavga ederlerdi...

Sınıf arkadaşlarımdan bazıları denize gitmişlerdi. Ben henüz denizi yakından bile görmemiştim. Yurttaşlık Bilgisi dersimizde öğretmenimiz bize yurdumuzun denizlerini harita üzerinde göstermişti, kartpostallardan denizleri görüyordum, bir de kitaplarda...

O zamanlarda televizyonunuz da yoktu. Bazen babam bizi Ebe Hanım' ın yazlık sinemasına götürürdü. O filimlerde de denizi görürdük. O sahneleri de adeta göre göre ezberlemiştim.

Ya Denizin kenarında Kartal Tibet ile Hülya Koçyiğit el ele koşarlar, deniz dalga dalgadır...

Ya da Filiz Akın ile İzzet Günay ağır çekimde birbirine doğru uzayda koşar gibi aheste aheste koşar, birbirine sarılırlar ve kavuşurlar...

Biz de denizde değil de, Kilis ' imizin o zamanlar en güzel mesire yeri olan Akpınar’a  Pazar günleri ailece ve bazen komşularımızla babamın kiraladığı at arabasına biner, estire estire, Kilis 'imizin türkülerini söyleyerek, ayaklarımızı arabadan sarkıtarak sallaya sallaya Zümrüt yeşili üzüm bağlarının, gelin gibi üstü beyaz çiçekli zeytin ağaçlarının arasından uzayıp giden tozlu ve daracık toprak yoldan,  şarkılar ve Kilis ' imizin türkülerini taaa Akpınar’a gidinceye kadar hep beraber koro halinde büyük bir keyifle söylerdik...

“Yoğurt koydum dolaba ellere vayyy

Böyün (bugün) başım kalaba

Böyün başım kalaba

Ellere vayyy

Aha ben gidiyorum, ellere vayyy

Kilis kalsın haraba

Kilis kalsın haraba

Ellere vayyyy…”

Arabadakilerden biri;

Kuru Kastel akmıyor 

Hah hah hah, nanay

Yar yüzüme bakmıyor

Hah hah hah, nanay.

Bir deste gül kokladım

Hah hah hah nanay

Yârim gibi kokmuyor...”

Diye tutturunca, biz de türkünün arkasını getirirdik....

 Arada bir çibik çalar (alkış tutar) zılgıtlar çalardık…

Seybananın (piknik) en keyifli anlarıydı at arabasıyla gidiş ve eve dönüş.

Hame Teyze'yi düşmesin diye arabanın ortasına bağdaş kurdurup oturturduk.

Akpınar'a gelince gürül gürül akan suyun şelale gibi akışını seyretmek, buz gibi sularına paçalarımızı   dizimize kadar sıyırarak girmek, çimmek için tam suyun karşısındaki büyük dut ağacının koyu gölgesine şalları serer yanımızda götürdüğümüz gazocağının üstüne çaydanlığı koyar, kahvaltıyı hazırlamaya başlardı annemler. 

O Akpınar’ın kendine has mavi çiçekli, aromalı kokan otlarının, mosmor Ali bardak çiçeklerinin olduğu çimler üzerine serdiğiniz yer sofrasındaki kahvaltılıkları iştahla yer, her birimiz bir yana dağılırdık. Babamla abilerim ocağın altına odun parçaları, çalı, çırpı toplamak için hem çevreyi gezinir hem de orada karşılaştıkları ahbapları ile bir yerlerde oturup sohbet ederlerdi.

Hame teyzenin   görevi de annemin evde yıkayıp temizlediği kelleyi kuzu kazanına (iki kulplu büyük bakır kazan) koyup köz ateşinde kelleyi pişirmekti. Biz suda hoplayıp zıplarken annemle yengem ve komşumuz ve amcazademiz Ali Masmanacının eşi Türkan teyze, ablalarım, arkadaşı Güler abla çevreyi dolaşmaya çıkmışlardı. Bizde ileride amcam kızları ile gölet haline gelmiş suda birbirimize sular atarak şakalaşıyorduk.

Suda oynamaktan suyun içine yatıp yüzmek istermiş gibi suda çırpınmaktan sırılsıklam olmuştuk. Amcam kızı Asiye ve Nurdan da çok ıslanmışlardı.

Annelerimizin çantalara koydukları havlu ile kurulanmak için eşyalarımızın bulunduğu yere geldiğimizde Hame teyze eline aldığı bir büyük sopa ile bir yandan ocağın ateşlerini karıştırıyor, bir yandan da yanına oturmuş 65- 70 yaşındaki uzun boylu, esmerce, sakalı alacalı bir adamla konuşuyordu. Öyle derin bir sohbete dalmışlardı ki geldiğimizi bile duymadılar. 

Asiye bir ara: “Öhöö, öhöö” yapınca Hame teyze başını kaldırdı ve bizi gördü. Yanındaki adama dönüp:" Bunlar da benim torunlarım sayılır.” Dedi...

" Ooo ... kızlar nasılsınız"? dedi.

“Hame teyze bu kim?” dedim.

Benim bir küçük bir bağım var. Onu Hüseyin Amcana kiralayacağım, onu konuşuyorduk dedi. Birazdan annemler de gelmişlerdi...

Abim adama ters bir bakış fırlattıktan sonra:

“Daha pişmedi mi bu kelle ya... Ne pişmez bir kelleymiş bu!”

Bu kim dermiş gibi tekrar baktı...   O zaman devreye annem girdi adamı tanıttı. Hame teyze adama döndü ve " Amaann bir bağ, bir bağ bes görmelisin hacı!

Bir toprağı var, koyu kahverengi, aynen kına kimi, kına deyi al avucuna çal...

Aman, bir yaprağı var, ışıl ışıl yanar, parıl parıl parlar, ayne deyi  tut yüzüne saçını dara( tara )… İnce ince,  cığara kağıdı kimi tütün sar, hele bir sarması olur, okka kimi... Amaannn bir hömmüsü  üzümü var , bir urumu  üzümü var bal deyi yiiii... 

Bir de horuz karası var... Aynen Attun kimi! ( ağaç altına dökülmüş, olgunlaşmış siyah zeytin)

Hele bir de İnek memesi üzümü var. Baş barmağım kimi anca şirin, anca gözel”

Biz ağacın altında katıla katıla gülüyor, Hame teyzenin bağını kiralamak için alıcısına bağını överken aile boyu, gülme krizine giriyorduk.

Adama Türkan teyze gülerek: “Bir bağı verirken bu kadar övüyor...  Gelinlik kızı olsa, kimbilir   Kocaya verirkan ne gılık övücüydü " diye annemin kulağına fısıldadı.

(Türkan teyze Anteplidir. Gitarist sanatçı ve müzik eğitmeni Zafer Doğulu'nun ve abisi rahmetli unutulmaz müzisyen gitarist Yurdaer Doğulu’nun halasıdır. Ünlü rock sanatçısı Kenan ve Ozan Doğulu'nun akrabasıdır.)

“Tamam tamam dedi adam. Yarın gider bağa bakarım, ona göre de kirasını konuşuruz” diyordu, sesli gülmemek için dudaklarını ısırıyor, kendini zor tutuyordu.

Babam gülmekten adama bir şey söyleyemedi. Annemin, ablamın, Türkan teyzenin aşırı gülmekten gözlerinden yaşlar akıyor, ben ve Asiye’de neredeyse yere yapışarak karnımızı tutup kahkahalarla gülüyorduk.  Adam oradan kaçarcasına uzaklaşmıştı...

  Aysel Masmanacı Beşoğlu / Eğitimci şair ve yazar.

Bu yazı 439 defa okunmuştur .

YORUMLAR

  • 0 Yorum
Henüz Yorum Eklenmemiştir.İlk yorum yapan siz olun..

Son Yazılar