TÜRK DİLİ TARİHİ (Ecz. İbrahim BEŞE)
Misafir Kalem

Misafir Kalem

TÜRK DİLİ TARİHİ (Ecz. İbrahim BEŞE)

24 Şubat 2020 - 11:08

Türklüğün vicdânı bir,

Dîni bir, vatanı bir;

Fakat hepsi ayrılır

Olmazsa lisânı bir.

Ziya GÖKALP

 

Dil, İnsanlar arasında anlaşmayı sağlayan en gelişmiş, en işlek ve en etkili araçtır.Dil, iletilmek istediğimiz duygu ve düşüncelerimizi, vermek istediğimiz iletileri (mesajları) beynimiz tarafından yönetilen bir dizi zihnî, anatomik, fizyolojik işlemlerle fiziksel niceliklere dönüştürülerek ses dalgalarına aktarmamızdır. Dil, insanlar arasında yalnızca anlaşma aracı değil; aynı zamanda geçmişin birikimini geleceğe taşıyan, insanlığın belleğini oluşturan canlı bir varlıktır. Bu sayede geçmişimizi, deneyimlerimizi, kültür varlığımızı öğreniriz ve gelecek kuşaklara aktarırız.

Dilin tarihi gelişim sürecinde kuramsal olarak var olduğu düşünülen en eski şeklineana dil diyoruz. Ana dili ise, İnsanın ve genellikle bebeklik döneminde annesinden ve birlikte olduğu dil topluluğunun üyeleriyle etkileşim aracılığıyla edindiği dildir.

Dilin, tarihi, siyasi, sosyal ve kültürel nedenlerle ses yapısı, şekil yapısı ve kelime hazinesi bakımından farklılıklar göstermesi ile lehçe, şive ya da ağız oluşmuştur. Kilis ağzı da bu şekilde oluşmuştur.

Dilin kökenine dair yapılan teolojikaçıklamalaragöre dilinsanlara Tanrı tarafındanverilmiştir.İslam inancında Hz. Âdem, nesnelere bizzat isim vermeyip, nesnelerin isimlerini Âdem’e Tanrı öğretmiştir:

“(31)Âdem’e isimlerin hepsini öğretti sonra onları meleklere yöneltip: “eğer doğru söylüyorsanız,bunları bana isimleriyle haber verin” dedi. (32)Melekler dediler ki; Ya Rabbi;“Sen yücesin! Bize öğrettiğinden başka hiçbir bilgimiz yoktur. En kâmil ilim ve hikmet sahibi şüphesiz sensin” cevabını verdiler.(33)“Ey Âdem,bunları onlara isimleriyle haber ver” dedi. O bunları onlara isimleriyle haber verince dedi ki…[1]

 

Dilbilimciler ise dilin ortaya çıkışını şu kuramlarla açıklamışlardır; Ding-dong kuramına göre; dil ilkel insanın nesneleri sesle anlatmaya çalışmasıyla. Yansıma kuramına göre; İnsanın hayvan seslerinitaklit etmesiyle.Ünlemkuramına göre; insanın duygularını ifade etmesiyle.Etkileşimkuramına göre; insanların çalışırken yaptıkları iş birliği aracılığıyla. Güneşdilkuramına göre; insanın güneş karşısındaki duygularını dile getirdiği a/ağseslerini çıkarmasına bağlayan kuramlarla dillerin kökenini açıklamaya çalışmışlardır[2].

Dil bilimde Safir-Horfvarsayıma göre, kişinin konuştuğu dil ile o kişinin dünyayı nasıl algıladığı ve nasıl davrandığı arasında sistemli bir ilişki vardır. İnsan bir bakıma, dünyayı ana dilinin belirlediği, izin verdiği biçimde ve ölçüde algılar. Yani kullandığımız ana dilimiz, dünyayı nasıl algıladığımız ve davranış biçimimiz ile yakından ilgilidir. Mesela; yumurta Türkçe konuşurlar için “yumru şekil”, Farsça konuşurlar için “üreme ve üretme”, Arapça konuşurlar için “beyaz rengi” ifade eder[3]. Yine kara/siyah renk Türk kültüründe kötülük, uğursuzluk, sıkıntı, terslik, yas, ölüm, gizlilik vb. bildirse de, Çin kültüründe güven ve kaliteyi, Yeni Zellanda’da yurtseverliği temsil etmekte; beyaz renk ise kültürümüzde aydınlık, temizlik, dürüstlük, saflık vb. bildirirken, İtalya’da ölüm ve cenaze, Hindistan’da mutsuzluk ve yas, Etiyopya’da hastalık vb. anlamlara gelebilmektedir[4].

Türk dili, adını Ural-Altay dağlarından alan,aralarında Moğol,Mancu-Tunguz veakraba olduğu öngörülen Korece ve Japonca dillerinin bulunduğu Altay dil ailesindendir. Türkçe, Altay dillerinin yazı dili sayısı bakımından en kalabalık dilidir.

Dilbilimciler Türkçenin yaşının günümüzden en az 8500 yıl geriye gittiği belirtmektedirler.Bu süre, Türkçenin, bugün yeryüzünde yaşayan diller içerisindeki en yaşlı dillerden biri, belki de birincisi olduğunu göstermektedir. MÖ 6500’lü yıllara tarihlenen Türkçenin ilk yazılı izlerine, MÖ 4000’li yıllarda tarih sahnesine çıkan ve insanlığa yazı yazmayı armağan eden Sümerlerden kalan tabletlerde rastlanır.Sümerce ve Türkçe arasındaki ilişkiler konusunda yapılan araştırmalarda Sümerce ve Türkçede 168 ortak kelime olduğu belirlenmiş ve bu kelimeler, akrabalıktan ya da kelime alış-verişinden kaynaklanmış olabileceği sonucuna varılmıştır[5].

Tarihin bilinmeyen zamanlarında atı ehlileştiren, demiri işlemeyi öğrenen ve hareketli bir konar-göçer hayat tarzını benimseyen Türkler, komşularına üstünlük sağlamışlar, yönetici ve aynı zamanda da “medeniyet kurucu” kavim konumuna yükselmişlerdir. İnsanlığın ortak medeniyetine de büyük katkısı olan bu durum, Türklerin çok erken çağlarda geniş ve farklı coğrafyalara dağılmalarına, dolayısıyla da değişik halklarla kaynaşmalarına yol açmıştır[6]. Türkçe tarihi boyunca pek çok dili etkilemiş, pek çok dilden etkilenmiştir. Başka dillerin egemenliği altına girdiği; edebiyat, bilim ve devlet dili olamadığı dönemleri de yaşamıştır. Bütün bu olumsuzluklar, âdeta Türkçenin direnç gücünü artırmıştır. Kültür ilişkileri sonucunda Türkçenin söz varlığı değişerek gelişmiş, zenginleşmiştir. Destanlar çağına kadar uzanan Türk dili ile Göç Destanı, Şu Destanı, Oğuz Kağan Destanı, Bozkurt Destanı, Ergenekon Destanı, Yaratılış Destanıvddestanları meydana gelmiştir.Türk dili binlerce yıllık deneyim ile atasözlerini, deyimlerini, ilişki sözlerini, akrabalık adlarını, ikilemelerini, alıntı sözlerini kazanmıştır. Ancak Çince ve Arapça gibi çağımızın çok az dili bu özelliklere sahiptir.

Bugünkü bilgilerimize göre Türkçenin ilk yazılı belgesi MS 687-692 yıllarına tarihlenen Çoyr yazıtıdır. Tarihi bilinen ilk yazılı belgeyi Çoyr yazıtı olarak kabul edip diğer bazı dillerin ilk belgeleriyle karşılaştırdığımızda şu tarihleme ile karşılaşırız:

Türk dili: MS 687- 692, Çoyr yazıtı.

Japonca: MS 712, NihonŞoki.

İngilizce: En eski belgesi MS 8. yüzyıl.

Fransızca-Almanca: En eski belgeleri, 843 yılında iki kardeş arasında bir antlaşmadır.

İtalyanca: 17. yüzyılda oluşmuştur.

Macarca: Tihanyi Vakıfnamesi MS 1057.

Türkçe değişik dönem ve coğrafyalarda Köktürk, Soğd, Uygur, Mani, Brahmi, Tibet, Süryani, Arap, Grek, Ermeni, İbrani, Latin ve Slav (Kiril) alfabeleriyle yazılmıştır. Bunlardan Soğd, Mani, Brahmi, Tibet, Süryani, Grek, Ermeni ve İbrani alfabeleri kısa tarihi dönemlerde ve oldukça sınırlı çevrelerde kullanılmıştır. Geriye kalan Köktürk, Uygur, Arap, Latin ve Kiril alfabeleri ise uzun sürelerle ve geniş coğrafyalarda kullanılmıştır.

Tarihsel derinliğinin yanı sıra geçmişte yaşanmış olan göçler ve fetihler sonucunda büyük bir alana yayılan Türkçe, bugün geniş bir coğrafyada konuşulma niteliğini de kazanmıştır. Türkiye Türkçesinin de içinde yer aldığı Türk yazı dilleri, lehçeleri ve ağızları, bugün Kuzey Buz Denizi kıyılarından başlayıp Hindistan’ın kuzeyine, Kuzey Batı Avrupa’nın Atlas Okyanusu’ndaki kıyılarından başlayıp Çin’in içlerine kadar olan geniş alanda yazı, konuşma, bilim, sanat ve kültür dili olarak yayılmış bulunmaktadır[7]. Türk dilinin bu yayılma alanı, yüzyılların birikiminin sonucudur. Değişik coğrafyalarda çeşitli devletler kuran Türk soylu halklar, dillerini de bu coğrafyalarda yaygın hâle getirmiştir. Bugün yaklaşık on iki milyon kilometrelik bir alanda Türk yazı dilleri, lehçeleri ve ağızları varlığını sürdürmektedir. Türkçenin bu coğrafi yaygınlığını dile getiren ilk kişilerden biri Macar TürkoloğuArminVambery’dir(1832-1913). Balkanlardan Mançurya’ya kadar yolculuk yapacak bir kişinin yalnızca Türkçe bilmesi hâlinde bu yolculuğunu çok kolay bir biçimde gerçekleştireceğini söyleyen Vambery, böyle bir yolculuğu kendisi de gerçekleştirmiştir[8].

Oluşturduğu deyimleri, atasözleri, ilişki sözleri, ikilemeleri, mecazları, teşbihleri Türkçenin binlerce yıla varan tarihinin ve engin kültürünün kanıtlarıdır.Türk dili ve kültüründe halk türkülerinin ve aşık edebiyatının önemini ayrıca vurgulamak gerekir. Hiçbir dil bugünden yarına, söz varlıkları, kurallı bir dilbilgisi, edebiyat dili, şiir dili, kültür diligeliştiremez. Bunun için yüzyıllara varan uzun bir sürece ve derin bir kültür birikimine ihtiyaç vardır.

Bugün Avrupa’nın batısından Asya’nın doğusuna kadar uzanan yaklaşık on iki milyon kilometrekarelik bir alanda Türk dili konuşanlarının iki yüz yirmi milyona ulaştığı tahmin edilmektedir.

Yapı Bakımından Dünya Dilleri üçe ayrılmaktadır;

1) Bükümlü diller; (Yunanca, Latince, İngilizce, Rusça, Ukraince; Arapça, İbranice vd.)

2) Bitişken (Eklemeli) diller; (Türkçe, Fince, Macarca, Japoncavd)

Türkçe sondan eklemeli bir dildir. (Örnek; Göz + Gözlük + Gözlükçü + Gözlükçülük.)

3)  Yalınlayan diller; (Çince, Tibetçe ve Vietnamca)

Söz dizimi bakımdan Türkçe Özne+Nesne+Yüklem formatındadır; Cümlede yüklemin bildirdiği iş, oluş ve durumu üstlenen ve yapanı veya olanı karşılayan özne önce, öznenin yaptığı işten doğrudan etkilenen ve geçişli eylemi tamlayan sözcük olan nesne sonra, en son cümlede iş, oluş, kılış, düşünce, duygu, imge, yargı anlatan yüklem gelir.

Türkçe tarih devirleri içerisinde dönemlere ayrılmıştır:

 

ESKİ TÜRKÇE DÖNEMİ

Türkçenin MS 5.-8. yüzyılları “Eski Türkçe Dönemi” olarak adlandırılır. Eski Türkçe Dönemi, kendi içinde Köktürk ve Uygur dönemleri olmak üzere ikiye ayrılır. Köktürkler, Türkçenin bilinen ilk ve hacimli yazılı belgelerini bıraktıkları için kültür ve dil tarihimiz açısından son derece önemli bir yere sahiptirler. Orkun ırmağı kıyısında bulunan ve “Bengü” (sonsuz) taş olarak adlandırılan granit üzerine yazılmış olan bu yazılar, 1893’te Danimarkalı bilgin VilhelmThomsen(1842-1927) tarafından okunmuş, ilk yayın ise Alman asıllı Rus Türkolog W. Radloff (1837 – 1918) tarafından yapılmıştır.Bu yazıtlardan Tonyukuk adına dikilmiş olan 725-726 yıllarında, KölTigin’e ait olan 21 Ağustos 732’de, Bilge Kağan yazıtı da 24 Eylül 735’te dikilmiştir.Yazıtlarla ilgili Osmanlı’da ilk yapılan yayın “Pek Eski Türk Yazısı” adıyla hemşerimiz Necip AsımYazıksız’a(1861, Kilis – Ö. 1935, İstanbul)aittir.

Orhon Yazıtlarının dili işlektir, üslubu akıcı ve sürükleyicidir, çok daha önceki devirlerde yazı dili niteliği kazanmış bir dildir. Yazıtların dilinde kurallı bir dilbilgisinin bulunması, sözcüklerinde gelişmiş mecaz anlamlarının beraberinde deyimler, atasözleri niteliği kazanmış söz kalıplarının bulunması son derece önemlidir.Zira bir dilde deyim ve atasözlerinin oluşabilmesi için yüzlerce yılın geçmesi gerekmektedir. Türk edebiyatında hitabet türünün ilk örneği olmasına karşın son derece etkileyici bir anlatım söz konusudur[9]. Bir diğer önemli bilgi; Orhon Yazıtları’nda kullanılan Türkçede Çince, Sanskritçe, Soğdca, Hintçe, Titibetçe gibi birkaç dilden alınma çok az sayıdaki yabancı sözcük sayısının sadece %1 oranında olmasıdır[10].

 

ORTA TÜRKÇE DÖNEMİ

VIII. yüzyılda başlayan “Orta Türkçe Dönemi”ndeKarahanlılar’ınİslam dinine girmesiyle birlikte Türk yazı dilinde Arapça, Farsça sözcükler görülmeye başlanmıştır. Bu dönem Karahanlı ve Harezm Türkçesi olmak üzere ikiye ayrılır.

VIII. Yüzyılda kurulan Harezm Devleti’nin kurucusu AnuşTigin, Harezm Devleti kurulmadan önce Büyük Selçuklu Devletgörevlisi olup,“Deşt-i Dar” yani “Teşt (Leğen) Tutan” lakabıyla anılmaktadır[11].“Teşt”, leğen anlamında Kilis’te günümüzde kullanılan bir kelimedir.Bu durum dilin bir toplumun tarihinin izlenmesinde ne kadar önemli olduğunun kanıtıdır.

Karahanlı Dönemi’nden günümüze Türk dil ve kültür tarihi açısından son derece önemli eserler kalmıştır[12]. Bunlar; 1069 yılında Yusuf Has Hâcip tarafından yazılmış 6645 beyitten oluşan, Arapçadan alınma yabancı sözlerin oranının sadece %1,9 olan,bugün elimizde biri Mısır’da, biri Taşkent’te, diğeri de Viyana’da olan üç yazma nüshası bulunan“Kutadgu Bilig”; Kâşgarlı Mahmut tarafından 1072 yılında başlanıp 1077 yılında tamamlanmış olup, 19. Yüzyılda Ali Emiri tarafından keşfedilip, hemşerimiz Kilisli Muallim Rıfat Bilge tarafından düzenlenen, 7000’den fazla Türkçe kelimenin Arapça karşılığı verilmekle kalınmayıp şiirlerle, atasözleri ve deyimlerle örneklendirilerek zenginleştirilmiş, Türk kültürünün hazinesi olarak değerlendirilen “DîvânüLügâti’t-Türk”; Kutadgu Bilig’den iki yüz yıl sonraEdip Ahmet Yüknekî tarafından yazılan, Arapçadan alınma yabancı sözlerin oranının%26’ya kadar çıktığı görülen “Atebetü’l-Hakâyık”; Ahmet Yesevî’nin şiirlerinin toplanmasıyla oluşturulan “Dîvân-ı Hikmet”tir[13].

Müşterek Türkistan Türkçesi olarak da anılan Çağatay Türkçesi; esas dil malzemesi bakımından Uygur, Karahanlı çizgisinin devamıdır; ancak bu yazı dillerinde fazla görülmeyen Arapça ve Farsça unsurlar, İslam dininin yaygınlaşıp iyice yerleşmesi dolayısıyla Çağatay Türkçesinde çokça görülür.On dördüncü yüzyıldan on dokuzuncu yüzyıla kadar devam eden Çağatay Edebiyatı; Klasik Öncesi Devir, Klasik Devir (Nevayî Devri) ve Klasik Sonrası Devir olmak üzere üçe ayrılır. Klasik Öncesi Devir, bu edebiyatın oluşup gelişme devridir ki bu dönemde Lütfî ve Sekkâkî gibi önemli şairler yetişmiştir. İkinci dönem olan Klasik Devir için tek başına Nevayî devri de denilmektedir. Ali ŞirNevayî, hiç şüphesiz bütün Türk edebiyatı için son derece önemli bir şahsiyettir. Beş büyük mesnevî yazan ilk Türk şairi olan Nevayî; Farsça ile Türkçeyi karşılaştırarak Türkçenin daha üstün bir dil olduğu sonucuna ulaştığı “Muhakemetü’l-Lügateyn” Türk kültür tarihi açısından çok büyük önem taşımaktadır. Nevai’ninÇihlHadîsCâmî’”dini eseri dörder mısralık kıtalar halinde tercümesi yapılmıştır. Hemşerimiz NecibÂsımYazıksıztarafından “Erbaîn Hadis Tercemeleri” başlığı altında yayımlanmıştır[14].

 

ESKİ OĞUZ TÜRKÇESİ

On altıncı yüzyılda Batı Türkçesinin (Eski Oğuz Türkçesi)dönemi başlar. Eski Oğuz Türkçesi yalnızca Anadolu’da değil, Azerbaycan, Irak ve Suriye’de de kullanılmıştır. Çünkü bu belirtilen yerlerin tamamı Anadolu’dan önceki Türk ve Türkçe yurtlarıdır. Eski Oğuz Türkçesin yazı dilinin siyasal sınırları ise Anadolu Selçukluları, Beylikler, Karakoyunlu ve Akkoyunlu Devletleriyle Osmanlı’nın ilk dönemidir. Bu dönemde eser veren önemli bazı isimleri şöyle sıralayabiliriz: Mevlana’nın oğlu Sultan Veled, Yunus Emre, Ali, Şeyyad Hamza, Gülşehrî, Aşık Paşa, Ahmet Fakih, Hoca Mesut vb.Dede Korkut Hikayeleri de dil ve üslup özellikleriyle Eski Oğuz Türkçesine ait önemli bir eserdir.

Merhum edebiyat öğretmeni Kilisli Avni Keçik, (1939 – 2007),Dede Korkut Hikâyelerinde geçen Oğuzca sözcüklerin Kilis ağzında da bulunduğunu, bir anlatım biçimi olan yan serbest koşuk, yan düz anlatıma yansıdığını, Kilis’te okur-yazar olmayanların dahi cinaslı, ayaklı ritimli (bazen tecvid üzere) ahenkli konuştuğunu yazar[15]. Dede Korkut Hikâyelerinde insan ömrü için, “Gelimligidimli dünya” deyimini kullanır. Kilis ağzında da “geleyim” yerine “gelim” denir. Kilis çocuk tekerlemesinde “Yazılasan, büzülesen./ Bir tahtaya düzülesen” de olduğu gibi. Kilis ağzında çok sayıda Oğuzca deyimler vardır; “muz mahal olmak.” “Kör der; gözlüyek, sağır der; dinliyek, topal der; bekliyek.” de olduğu gibi.

DîvânüLügâti’t-Türk’te, Kilis Ağzı’nda kullanılan birçok kelime bulunmaktadır[16]; Eyle (Öyle), Arık (Ark) Oğur (Uğur), Uluk (Yıpranmış, ekşimiş), İteğü (İteği, Değirmen taşı üzerine konan ağaç parçası), Ottuz (Otuz), Eşşik (Eşik), Kömeç, (Küle gömülerek pişirilen çörek), Barak (Çok tüylü köpek), Çıbık, (Yaşlı olan dal), Netek? (Nedek?), Bıldır (Geçen yıl, bir yıldır), Keçik (Sağrı, Köprü), Bekmez (Pekmez), Kırtış (Yüz rengi), Kancık(Dişi Köpek), Pürçek (Perçem), Çepiş (Çebiş, 6 Aylık oğlak), Yazı (Açıklık, Alan), Yunmak (Yıkanmak), Çüvüt (Çivit, Boya), Söbi (Söbe), Neçe? (Kaç?), Soku (Havan), Bağda (Çelme) Bek (Kavi, Pek, Sağlam), Berkit (Sağlamlaştırmak), Böy (Örümcek), Çömçe (Kepçe), Karınça (Karınca), Maraz (Karanlık Gece), Üğür (Darı, Yağ üzeri), Kesek (Bir nesnenin parçası, parça), Neçük? (Niçin?), Nerek? (Nereye?). vb.

 

 

 

 

OSMANLI DÖNEMİ VE YENİ LİSANHAREKETİ

XVI. yüzyılda “Osmanlı Türkçesi” olarak adlandırılan dönem başlar. Osmanlı Türkçesi döneminde yazı dilinin yalınlığı büyük ölçüde kaybolmuş ve özellikle edebî dilde Arapça ve Farsça kelime ve tamlamalar artmıştır. Türkçeye karşı kayıtsızlığın, duyarsızlığın yaşandığı bir dönemde Karamanoğlu Mehmet Bey; “Şimdengerü divanda, dergâhta, bargâhta, çarşıda ve bazarda Türkçeden başka dil konuşulmaya” diyerek ferman çıkarmış; Âşık Paşa, ünlü eseri “Garibname”de Türkçe bilincinin oluşmamasından;

Türk diline kimsene bakmaz idi. 

Türklere hergiz gönül akmaz idi.

Türk dahi bilmez idi bu dilleri.

İnce yolı, ol ulu menzilleri.Dizeleri ile yakınmıştır.

Mesihî de döneminde ilginin Arap ve Acem diyarlarından gelenlere, dolayısıyla Arapça ve Farsça yazanlara yöneldiğini;

Gökden insen sana yer yok.

Yüri var gel Arabdan ya Acemden.Sözleriyle vurgulamıştır[17].

XVI. yüzyılda Türkçe açısından önemli bir olay, Bergamalı Kadri tarafından “Müyessiretü’l-Ulum” adıyla Türkçenin dil bilgisi kitabının yazılmış olmasıdır. Bu eser, Oğuz Türkçesinin ilk dil bilgisi kitabı olması bakımından önemlidir.

XVII. yüzyılda iyice ağırlaşan dil, XVIII. yüzyılın büyük şairlerinin yazdıkları daha yalın eserler sayesinde yeniden sadeleşmeye başlamıştır. Tanzimat devrinde sadeleşme ihtiyacı çok hissedilmiş ve bunda gazete ve dergilerin katkısı büyük olmuştur. Gazete ve dergiler sanat endişesine kapılmadan mümkün olduğu kadar çok insana ulaşmayı amaçladıkları için halk dilini kullanma zorunluluğu duymuşlar ve bunu da devir imkânlarının elverdiği ölçüde uygulamışlardır.

Tanzimatçılardan sonra birer edebî akım olarak ortaya çıkan Servet-i Fünun ve Fecr-i Ati akımlarının mensupları, Tanzimatçıların başlattığı dili “anlaşılır kılma” çalışmalarına katılmayıp tam aksi bir yol izlemişler, bir nebze sadeleşen dili daha da anlaşılmaz duruma taşımışlardır.Örnek; Baki'nin Kanuni Süleyman içinyazdığı ünlü ağıt;

“Ey pâybend-i dâmgeh-i kayd u nâm ü neng.

Tâkeyhevây-i meşgale-i dehr-i bî-direng.”

Ve Fuzuli'nin ünlü gazeli;

Menem ki kafılesâlâr-i kârbân-i gamem.

Fakir-i pâdişehâsâ, gedây-i muhtesemem.

Tamamı Farsça kelimelerden oluşmaktadır.

Tanzimat döneminde dille ilgili çalışmalar, yalnızca dilin sadeleştirilme çabalarıyla sınırlı kalmamış, bazı dil bilgisi kitapları da yazılmıştır. Dil bilgisiyle ilgili eserleri de olan Şemsettin Sami’nin en büyük eseri, Türkçenin de bugüne kadar hazırlanmış en iyi sözlüklerinden biri olan “Kamus-ı Türkî”dir.

XIX. yüzyılda yayınlanan Tanzimat Fermanı, Osmanlı toplumu için pek çok konuda dönüm noktası olarak kabul edilir. Tanzimat’ın birinci nesli olarak adlandırılan Şinasi, Namık Kemal ve Ziya Paşa edebiyat eserlerinin hem içeriğinde hem de dilinde birtakım değişiklikler başlatmışlardır. Bu değişiklikler hem yazılı edebiyatın hem de eser konularının çeşitlenmesinde görülmüştür.Bu dönemde sade Türkçe taraftarları görüşlerini yayınladıkları bir de dergi çıkarmışlardır. Daha sonra Selanik’te bir grup aydın “Genç Kalemler” dergisini çıkarmış ve millî bir edebiyatın ancak millî bir dille doğup gelişeceğini iddia eden görüşler ortaya konulmuştur.

1911’de Ömer Seyfettin ve Ali Canip’in başlattığı “Yeni Lisan” hareketi Osmanlı Türkçesinin sonunu getirmiştir. Ömer Seyfettin, “Genç Kalemler” dergisinde yazdığı yazılarda İstanbul halkının konuşma diline dayanan yalın bir dil teklif etmiş ve önceleri çok büyük tepkilerle karşılaşan bu görüşler, zamanla pek çok edebiyat, bilim ve fikir adamı tarafından benimsenip kullanılmaya başlanmıştır. Özellikle Ziya Gökalp’in de katılmasıyla “Yeni Lisan” hareketi çok güçlenmiş,edebiyatta millîlik ve dilde sadeleşme birkaç yıl içinde devrin bütün aydınlarınca kabul edilip uygulama alanına geçirilmiştir. Halide Edip, Yakup Kadri, Reşat Nuri, Aka Gündüz gibi romancılar; Faruk Nafiz, Orhan Seyfi, Yusuf Ziya gibi şairler eserlerini yalın bir dille yazmışlardır. Devrin en büyük şairi olan Yahya Kemal ve sokaktaki insanın konuşma üslubuyla şiirler yazarak günlük konuşma dilini şiire sokan Mehmet Akif Ersoy’da sade dili benimsemişlerdir.

Avni Keçik Hoca’ya göre; Kilis halkı yöreye IX. Yüzyılda yerleşmiş kadim Türkmenlerdendir. Batı Türkistan’dan ve Horasan’dan gelip bu yöreyi yurt tutmuşlardır. Bu tez, başta Kilis tarihini yazan İbrahim Hakkı Konyalı[18] olmak üzere birçok tarihçi tarafından kabul görmüştür. Kilis halkı Oğuz Türkçesi ilekonuşur ve yöre halkının Türkçe ağzı da kendine özgüdür. Avni Keçik Hoca bu özgünlüğü, Kilis ağzının, Osmanlı Hanedan ağzı ile konuşmasına ve şimdiki zaman eki “-yor” yerine, “-or” eki kullanmasını Kayı Boyu Ağzı ile ilişkilendirmektedir. Bunun en güzel örneklerini 17. yüzyılda yaşamış Karacaoğlan’ın ve 19. yüzyılın başında yaşamış Abdullah Sermest ’in kilise ağzı ile yazdığı şiirlerde ve Kilisli Muallim Rıf’at Bilge’nin bir şiirinde “Kilis Türkmen ildir, dili Oğuz dilidir” mısralarında görmekteyiz.

Avni KeçikHoca Kilis Ağzı’nınRum ve Ermeni ağızları ile karıştırılmasına,hele Kilis Ağzı’nınoluşmasında bu azınlıkların etkisi olduğu görüşüne şiddetle karşı çıkmaktadır.Söz konusu azınlıkların,Oğuz dili olan Kilis Ağzı’nın, “-or” ekinin daha uzun “-oor” olarak söylenmesiyle ayrıldığını, bu ayrılığında azınlıkların ana dillerinin Türkçe olmamasından kaynaklandığını yazar[19].Azınlıklar Oğuz dilini taklit ederken şimdiki zaman ekiniuzun “-oor” söylemekten ileri gidememişlerdir. Kilis Ağzı’ında,Oğuz Türkçesinde olduğu gibi bazı şimdiki zaman eklerini de kısa söyleyerek, “Ne’don?” (Ne diyorsun?) ve “Ne don?” (Ne yapıyorsun?) örneğinde olduğu gibi aynı şekilde ifade edilen kelimeyi vurgularla, yalın, kısa, özlü ve sade ifadelerleler ile değişik anlamlarda kullanır. Bunu azınlıkların ifadelerinde göremeyiz. Çünkü ana dili Türkçe olmayanlar dilin bu inceliklerini kullanamazlar. Bu dilin gerçek sahiplerinin dün atalarımızın olduğu gibi bugün de bizleriz. Ayrıca Kilis Ağzı’nda çok sayıda öztürkçe kelime bulunmaktadır.

Son dönemlerde televizyonlardan izlediğimiz Osmanlı hanedanlarının son üyelerininkonuşmalarından, dillerinin, Kilis ağzı ile çok büyük uyum gösterdiği gözlemlenmiştir.Bu durum; genel olarak şehirlerde yaşayan Ermeni ve Rum azınlıkların, ticari becerileri ve çoğunlukla yabancı lisan bilmeleri sebebiyle, pay-ı tahtta (İstanbul’da) Osmanlı hanedanı ile şehirlerde ise kent halkı ile yakın temas kurmaları, Oğuz dilini taklit etmelerinin nedeni olmuştur.

Kilis kent dili ile Gaziantep, Urfa, Antakya vb yakın kentlerin ağızları arasında azda olsa söyleyiş farklılıkları vardır. Bu fark, kent halklarının değişik Türk boylarından gelmesinden kaynaklanmış olmalıdır. Kaldı ki, Kilis kent ağzı ile Kilis kırsal kesimin ağzında da farklılıklar görülür. Mesela Kilis kent ağzında “gelorum” denirken, kırsal ağızda “geliyom” denir. Yine kırsal alanda “-den” eki yerine “-de” eki kullanılır,“köyde geldim” gibi.

Bu farklılıklar Türkçenin zenginliğidir.

 

CUMHURİYET DÖNEMİ VE MUSTAFA KEMAL ATATÜRK

Cumhuriyet’in ilan edilmesinin hemen ardından 1924 yılında Türkiyat Enstitüsü kurulmuştur. Mustafa Kemal Atatürk, Enstitü’nün kurulmasıyla ilgili M. Fuat Köprülü’ye şu talimatı vermiştir: “Fuat Bey, cumhuriyeti kurduk. Artık cumhuriyeti ve devletimizi ilmî temeller üzerinde yükseltmek zamanı gelmiştir. Lütfen İstanbul Darülfünun’u (İstanbul Üniversitesi) bünyesinde Türkiyat Enstitüsü’nü kurunuz.” Burada Enstitü’nün kurulma gerekçesi olarak gösterilen “devleti ilmî temeller üzerine yükseltme” arzusu dikkat çekicidir. Çünkü Türkiyat Enstitüsü, Türk dili, tarihi ve kültürüyle ilgili bilim araştırmaları yapacak ve bu araştırmalardan çıkan sonuçlar devletin temellerini oluşturacaktır.

1926 yılında Azerbaycan’ın başkenti Bakü’de toplanan Birinci Türkoloji Kurultayı pek çok Türk topluluğunun kültür hayatını etkilemek bakımından çok önemli bir toplantıdır. Mustafa Kemal Atatürk, bu toplantıya ilgisiz kalmamış, Fuat Köprülü, Hüseyinzade Ali Bey ile o sıralar Türkiye’de çalışmakta olan Macar bilgin Mesaroş Yula’yı Türkiye’yi temsil etmek üzere göndermiştir. Bu toplantıda alınan Latin asıllı alfabe kabul edilmesi tavsiyesine uyulmuş ve 1 Kasım 1928’de Türkiye bu alfabeyi benimsemiştir.

Türkçe ile ilgili düşünce ve tavrını pek çok vesileyle ortaya koyan Mustafa Kemal Atatürk, Sadri Maksudi Arsal tarafından hazırlanan “Türk Dili İçin” adlı eserin baş kısmına şu notu yazmıştır: Millî his ile dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir. Dilin millî ve zengin olması millî hissin inkişafında başlıca müessirdir. Türk Dili, dillerin en zenginlerindendir; yeter ki bu dil şuurla işlensin. Ülkesini, yüksek istiklalini korumasını bilen Türk milleti, dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır.

Ayrıca 1931 yılında Adana Tük Ocağı’nda yaptığı bir konuşmayla konuyla ilgili düşüncesini bir kez daha şu şekilde açıklamıştır: Milliyetin çok bariz vasıflarından biri dildir. Türk milletindenim diyen insan her şeyden önce ve behemahal Türkçe konuşmalıdır. Türkçe konuşmayan bir insan, Türk toplumuna mensup olduğunu iddia ederse buna inanmak doğru olmaz.

1931 yılında Türk Tarih Kurumu kurulmuş ve 1932 Temmuz’unda ilk tarih kongresi toplanmıştı. Kongrenin son günü akşamı Mustafa Kemal Atatürk yanında bulunanlara; “Dil işlerini düşünecek zaman da gelmiştir. Ne dersiniz?” diye sormuş ve Öyle ise, Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti gibi bir de ona kardeş bir dil cemiyeti kuralım. Adı da Türk Dili Tetkik Cemiyeti olsun. diyerek bu konudaki talimatını vermiş ve dille ilgili çalışmalar yapmak üzere Ankara’da önemli bir kurum oluşturulmuştur. 12 Temmuz 1932’de Türk Dil Kurumu kurulmuş ve çalışmalara başlamıştır. Bu kurumun ilk faaliyeti olarak 26 Eylül 1932’de Dolmabahçe Sarayı’nda büyük bir dil kurultayı toplanmış ve dille ilgili politikalar bu kurultayda belirlenmiştir.

Böylece öztürkçe hareketi başlamış ve Türkçeye yabancı kalmış unsurlar yerine öztürkçe sözler koymak için derleme, tarama ve anket çalışmaları başlatılmıştır. Derleme çalışmalarıyla yazı dilinde olmayan sözler derlenip bunlardan bir kısmı yazı diline dâhil edilmiş ve aynı şey tarama çalışmalarıyla yazma eserlerde yapılmış ve Derleme ve Tarama sözlükleri hazırlanmıştır. 1936 yılına kadar süren özleştirme çalışmalarıyla Türkçeye pek çok yeni kelime kazandırıldığı gibi teklif edilen pek çok kelime de dilde kendine yer bulamayıp unutulmuştur.

Mustafa Kemal Atatürk bizzat kendisi geometri terimleri üzerine çalışma yapmıştır. Atatürk, yazdığı Geometri kitabında yeni türettiği ve tanımını verdiği açı, açıortay, altıgen, beşgen, çap, dar açı, dış tersaçı, dikey, düşey çizgi, eşkenar dörtgen, ikizkenar üçgen, teğet, yamuk, yüzey gibi yüz yirmi dokuz geometri terimini kullanarak Türkçe terimlerle öğretim ve bilim yapmanın örneğini de gözler önüne sermiştir.

Mustafa kemal Atatürk’ün Sivas’a yaptığı bir gezi sırasında lisede bir hesap-hendese dersine girip öğretmeni dinlediği ve zaviye deyip duran öğretmene sağ elinin işaret parmağı ile orta parmağını açıp göstererek "zaviye değil, muallim bey, açı, açı!” demiştir[20].

Öztürkçe hareketi bağlamında dilin sadeleştirilmesi çabalarına Kilis’ten ilginç bir örnek; dilimize Fransızcadan geçen motorlu araçlarda vites (devir) değiştirmek için kullanılan “debriyaj” kelimesi,KilisağzındaTürkçeleştirilerek “devirgeç” sözcüğü ile ifade edilmiştir.

Türkçede en fazla alıntı sözcük Arapçadan dilimize geçmiştir. Türkçenin en fazla sözcük verdiği dil Sırpçadır. Dilimize en fazla argo kelimenin geçtiği dil ise Rumcadır.

 

 

 

TÜRK DİLİNİN SORUNLARI

Birkaç cümle ile Türk dilinin sorunlarından söz edecek olursak; Türkçede bazı sözcüklerin yanlış söylenmesi ve yazılması, bazı sözcüklere yanlış anlamlar yüklenmesi; konuşma dilinde ve yazı dilinde cümledeki ögeler arasındaki uyumsuzlukların yol açtığı anlatım bozukluklarının yanı sıra olur olmaz her yerde yabancı kökenli sözcüklere yer verilmesi, iş yerlerinde, ürünlerde yabancı adlar kullanılması Türkçenin başlıca sorunudur.

Oysa, Türk Dil Kurumu, Türkçenin bugünkü yazı dilinin söz varlığının122.423’e ulaştığını bildirmektedir.Türk Dil Kurumu’nun, Türkçenin bütün söz varlığını topladığı “Büyük Türkçe Sözlük’”te söz, deyim, terim ve ad olmak üzere toplam 616.767söz varlığımız bulunmaktadır.[21] Bu dünyada çok az dilin ulaşabileceği bir söz varlığı yani dil zenginliğidir.

Yine Türkçede söz varlığının zenginliğinin göstergesi olan yaklaşık 4.500 atasözüvardır[22].

Buna rağmen kişilerin söz varlığının sınırlı olması bir dereceye kadar anlaşıla bilinir bi

Bu yazı 7216 defa okunmuştur .

YORUMLAR

  • 0 Yorum
Henüz Yorum Eklenmemiştir.İlk yorum yapan siz olun..

Son Yazılar